Değişim belki de dünyanın değişmeyen tek gerçeği. Her şey değişiyor. Bilgiler eskiyor, alışkanlıklar dönüşüyor, hayatımıza yeni kelimeler giriyor. Giyinme biçimimizden konuşma tarzımıza, eğlenme anlayışımızdan ilişki kurma şeklimize kadar hiçbir şey aynı kalmıyor.

Doğal olarak biz de değişiyoruz. Belli bir yaştan sonra yeniliklere ayak uydurduğumuzu düşünsek bile maalesefonları eski ölçülerimizle değerlendirmeye devam ediyoruz.

Çoğu şeyi kendi gençliğimizle kıyaslıyoruz ve sonra “Ah bizim zamanımızda...” demeye başlıyoruz.

Bizim zamanımız gerçekten daha mı güzeldi?

Belki de özlediğimiz, o yılların kendisinden çok o yıllardaki hâlimiz. Önümüzde uzun bir hayatın uzandığını düşündüğümüz, birçok şeyi ilk kez yaşadığımız günler...

★★★

Gençlere bakıyorum, aynı dili konuştuğumuz hâlde bazen birbirimizi anlamakta zorlandığımızı görüyorum. Aslında aynı dili kullandığımız da şüpheli. Hayatımızda geçmişte olmayan birçok yeni kavram ve kelime var. Bunları aynı şekilde yorumlayıp algıladığımızı da sanmıyorum.

Biz kendimizi çağa ne kadar uydursak da onların büyüdüğü dünyada büyümedik. Bizim sonradan tanıştığımızteknolojilerin içine doğdular. Bu yüzden onlara “dijital yerliler” deniyor.

Bir şarkıyı dinlemek için radyonun başında beklemediler. Bir fotoğrafın nasıl çıktığını görmek için filmi tabettirmeyi beklemediler. Merak ettikleri bir bilgiye ulaşmak için ansiklopedi karıştırmadılar. Biriyle konuşmak için ankesörlü telefon kuyruğuna girmediler. Yol bulmak için sağa sola sormak zorunda kalmadılar.

Beklemek, bizim hayatımızın sıradan bir parçasıydı. Onların dünyasında ise birçok şeye birkaç saniyede ulaşılabiliyor.

İzledikleri videolar, iletişim kurma biçimleri ve gündemi takip etme alışkanlıkları bu hıza göre şekilleniyor.

★★★

Aşkların başlangıçları ve bitişleri de farklı.

Ama buradan hemen “Gençler artık sevmeyi bilmiyor” sonucunu çıkarmak haksızlık olur.

Bizim uzun süren her ilişkimiz mutlu muydu? Bitiremediğimiz için devam eden beraberliklerimiz yok muydu? Söylemeye cesaret edemediğimiz sözleri yıllarca içimizde taşımamız bir meziyet miydi?

Bir ilişkinin uzun sürmesi, tek başına o ilişkinin iyi olduğunu göstermiyor. Hızlı bitmesi de hiç duygu yaşanmadığı anlamına gelmiyor.

Yine de her şeye kolay ulaşmaya alışınca insan ilişkilerinde de aynı kolaylığı bekleyebiliyoruz.

★★★

Geçenlerde ünlü Fransız yazar Honoré de Balzac’ın1836 yılında yayımlanan Vadideki Zambak romanını okurken bütün bunları düşündüm.

Tasvirler öylesine ayrıntılı, duygular öylesine yoğun ki romantizmi seven bana bile fazla geldi.

Bir bakışın günlerce yorumlandığı, bir yakınlaşmanın uzun süre beklendiği o dünyayla, mesajın birkaç dakika cevapsız kalmasının sorun olduğu bugünün dünyası arasında büyük bir fark var.

Kitabı bitirdiğimde “Aşk bile değişmiş” diye düşündüm.

Acaba değişen aşk mı, yoksa onu yaşama biçimimiz mi?

Çünkü aradan onca zaman geçmesine rağmen sevilmek, anlaşılmak ve birinin hayatında özel bir yer tutmak istiyoruz. İlgisizlikten inciniyor, ayrılıktan üzülüyor, sevdiğimizden haber gelince mutlu oluyoruz.

Eskiden mektup bekliyorduk, şimdi mesaj bekliyoruz. Ama beklerken hissettiklerimiz o kadar da değişmemiş olabilir.