Instagram’da gördüm. “Biletler tükendi” yazıyordu.
Hayır, olamaz. Ben bir Marcel Proust delisiyim, bu etkinliğe gitmek istiyordum.
Eylül Görmüş ile Haz Buluşmaları’nın konusu Marcel Proust’tu. Hemen yazdım, Eylül beni davet etti.
Gittim, eve dönerken yüzümdeki gülümsemeye eşlik eden şey, “Bir dahaki ne zaman acaba” sorusuydu.
Kocataş Mansions’da yapılan etkinliğinin yanında Eylül Görmüş’ün bir kitap kulübü ve yazar etkinliği de var.
Şubat 2023’te başlamış kitap kulübüne. Sadece yazları iki ay ara verip, yılın 10 ayı bu etkinliği sürdürüyor. Küçük bir grup olarak başladığını ancak şimdi her ay en az 150 kişinin katıldığı, kimi aylar 250 kişiye kadar çıkan bir topluluğa dönüştüklerini söylüyor.
Peki nasıl hazırlanıyor? Eylül’e kulak verelim: “Bence hazırlığın en önemli kısmı doğru kitabı seçmek. Kitap seçerken tek bir kriterim oluyor aslında: Bize temas ettiği yerler. Ben edebiyatın uzun yıllardır teknik bir mesele gibi ele alınmasına, sadece birtakım -ve çoğu erkek olan- ‘uzman’ların üzerine konuşma hakkı gördüğü bir konu olmasına fena halde öfkeliyim. Edebiyat konuşmaktan anlaşılan şey, edebiyatı yapı söküme uğratmak oldu yıllarca. Oysaki edebiyat dediğiniz şey bir sanattır ve sanat duygularla ilgilidir; dolayısıyla bence asıl soru ‘bu kitap bize ne yaptı’ olmalıdır. Yani yazar şu teknikle yazmış değil, ‘yazar bana buradan dokundu, okurken bunu düşündüm, kendime dair şunu keşfettim, şunu anımsadım’ı konuşmak. Hazırlığımı da bunları düşünerek yapıyorum, kulüpte konuşacağımız her kitabı bu açıdan didiklemeye çalışıyorum. Suç ve Ceza’yı mesela herkes okumuştur ama kimse üzerinde konuşma hakkını kendinde görmez. Neden? Dostoyevski-Çernişevski tartışmasını bilmek, 19. Yüzyıl Rusya’sına hâkim olmak, yazarın üstündeki Gogol, Puşkin etkilerini tanımak filan gerektiğini düşünüyor insanlar, çünkü senelerce edebi eserler üzerine bu biçimde konuşuldu. Bu da çok değerli elbette ama asla şart değil. O kitap insana dair, insandaki karanlığa dair, ahlaka, suça, şüpheye, idealizme, yetersizlik duygusuna, yalnızlığa dair çok şey söylüyor ve herkesin bir yerinden tanıdık bir yan bulabileceği bir eser, zaten o nedenle ölümsüz. Ben bunları konuşalım istiyorum. Bu anlamda kitap kulüplerinin, edebiyatı demokratikleştirmek gibi bir işlevi olduğuna inanıyorum ve bunu çok kıymetli buluyorum. Herkes gelip performans kaygısı duymadan, süslemek zorunda hissetmeden duygusunu paylaşabiliyor. Tabii benim moderatör olarak görevim bundan daha kapsamlı. Ben o yukarıda saydığım şeyleri bilmek, aktarmak yükümlülüğü hissediyorum kendimde. O nedenle konuşacağımız eserin yazarının mutlaka en az üç kitabını okumuş olmaya, yazarın edebiyatına dair genel bir çerçeve çizebilecek kadar hâkim olmaya özen gösteriyorum ki katılımcıların ayırdıkları maddi ve manevi eforun karşılığını verebileyim.”
Marcel Proust, bir keresinde madlen keki yerken bunun kendini çocukluğunun anılarına döndürdüğünü anlatarak hikâyesine başlar ve 17 yıl boyunca yazmaya devam eder.
★★★
Umberto Eco, yıllar önce gazetenin geleceği hakkında çok da iyimser olmadığını söylemişti. Ancak kitap öyle değildi. Kitap devam edecekti. Aslında Marcel Proust etkinliğine gelenlerin gözünde bunu gördüm. Bir tür bibliyoterapi gibiydi. Her şeyden arındıkları bir yere gelmiş gibilerdi. Ben de öyle tabii. Peki Eylül Görmüş, insanların değişimlerini gözlemleyebiliyor mu?
“Kesinlikle gözlemliyorum. Kulüp özelinde yaklaşık 100 kişilik, her ay düzenli katılan bir çekirdek ekip oluştu. Artık yüzlerini tanıyorum, isimlerini biliyorum; hatta kulübün kendi iç şakaları bile oluştu, neşeli bir arkadaş grubu gibi olduk ki bunu çok seviyorum. Bu kulüp üzerinden kurulan arkadaşlıkları, normalde asla denk gelemeyecek insanların birbirini buradan tanıyıp bir duygudaşlık kurmasını çok seviyorum. Geçtiğimiz sene biri kulüpte senelerdir görmediği bir ortaokul arkadaşıyla karşılaştı mesela, şahane bir andı. Böyle şeylere vesile oluyor olmak çok güzel. Terapi kısmına gelince: Konuştuğumuz kitaplar kimi zaman ölüm, yas, taciz, göç gibi son derece sert konulara giren metinler oluyor, bu tür kitaplar çok kişisel paylaşımlara da kapı açıyor. Kulüpte konuşanları dinlerken beraberce ağladığımız çok oldu, hatta bazen “kadrolu psikolog lazım buraya” diye şaka yaptığımı biliyorum. Bu anlamda sahiden biraz terapötik bir duygusu da oluyor. Yemekte de söyledim, bence iyi yazar bir tercümandır, insanı insana anlatır; kendimizle ilgili haberimiz bile olmayan şeyleri bize söyler, gösterir, içimize bakmamızı sağlar. Kitap kulüpleri de bu çerçevede kendimize dair keşif kapıları açtığı için bir tür psikolojik paylaşım alanı da sunuyor. Özellikle toplumsal olarak sürekli sınandığımız şu dönemde bir tür güvenli alan gibi oluyor, iki saatliğine de olsa gündemden kaçmayı, başka diyarlara gitmeyi sağlıyor, bence buna hepimizin çok ihtiyacı var.”
Eylül Görmüş ile Haz Buluşmaları’na katılanlarla da konuştum. Bir kere artık kütüphanelerinin değiştiğini söylüyorlar. Külliyat okumaya başlamışlar mesela. Eylül etkinliği duyurur duyurmaz birbirlerine haber veriyorlar. Zaten iki saatte tükeniyor biletler. Kendileriyle kurdukları ilişkinin dönüştüğünü anlatıyorlar. Kadın ağırlıklı bir gruptan bahsedebiliriz ama eş olarak gelenler de var. Zevkle
anlatıyorlar, geçen ay Alman edebiyatı dinledik diye. Çocuklarına da sirayet eden bir okuma pandemisi bu.
Eylül’e iki teşekkürüm var. Biri kendi adıma. Bu vasatlaşmış dünyada bana şahane bir üç saat geçirtip, hayata dair umut verdiği için...
Diğeri edebiyata katkısı için.
MENÜDE NE VARDI?
Proust son 10 yılını sütlü kahve içerek ve kızarmış ekmek yiyerek geçirmiş olsa da hayranları çok iyi bilecektir ki, ‘Madeleine de Proust’ kitaplarında nostalji tetikleyicisi olarak ünlenen bir madlen kekini anlatır. İşte dün akşam şansonların eşliğinde soğan çorbasıyla başlayan, kruvasan hamuruna sarılarak fırınlanmış brie peyniri, ceviz ve bal eşliğinde bir ara sıcak, dijon hardalı ve krema ile pişirilmiş tavuğun sonunda meşhur madlenler servis edildi. Onlara da müthiş Doluca şarapları eşlik etti. Şaraplar anlatıldı, edebiyat mezunu aşçı yemekleri sundu ve Eylül’ün ‘benim istemsiz belleğim’ dediği Proust’u dinledik.