AKP’nin iktidardaki 24’üncü yılında ülkenin dört bir yanı “küçük beylikler”e dönüştü. Atama yoluyla ya da seçimle gelen kamu yöneticileri, ilk iş olarak kendi “saltanatlarını” kuruyorlar.
Kiraları devlet kesesinden ödenen lüks konaklarda ya da villalarda oturuyor, birbirinden lüks araçlara biniyor, yedikleri yemeğin parasını bile devlete ödetiyorlar.
★★★
Parti ayrımı yapmadan söylüyorum:
Belediye başkanlarının yüzde 90’ı, kaymakamların, valilerin ise tamamına yakını böyle yaşıyor.
En küçük ilçenin mülki amiri bile yanında üç-beş koruma olmadan sokağa adım atmıyor.
Çantalarını yanlarındaki polislere ya da devlet memurlarına taşıtıyorlar.
Evlerini kamudan maaş alan elemanlar temizliyor.
★★★
Geçenlerde sosyal medyaya düşen görüntülerde izlemiştik: Karabük’teki Yenice Kaymakamı Mert Canga cuma namazı için camiye gitmiş, ayakkabılarını bir koruma polisinin “korumasına” emanet etmişti.
Dün de Erzincan’ın Tercan ilçesinden bazı görüntüler geldi.
Tercan’ın kurtuluş yıl dönümü etkinliğine katılan başörtülü kaymakam Neslihan Kısa Duman’ın şemsiyesini, onun güvenliğini sağlamakla görevli polis memuru taşıyordu.
★★★
Beyler, bayanlar...
Tamam bir kentin, ilçenin ya da belediyenin en üst düzeyde yapan kamu görevlisi olabilirsiniz.
Ama ne sultansınız, ne bey, ne de paşa!
Devletin polis memurlarına, zabıtalarına “özel uşak” muamelesi yapamazsınız.
Asli görevlerinden alıp özel işlerinizi yaptıramazsınız.
Haddinizi bilin ve “halka hizmetle görevli bir hizmetkar” olduğunuzu unutmayın...
Üç ay daha!
CHP Genel Başkanı Özgür Özel önceki akşam Ataşehir’de kar altında yaptığı 90’ıncı eylemde ilginç bir iddiada bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik davada 9 Mart’ta başlaması beklenen yargılamanın, “Yeni inşa edilen mahkeme salonu tamamlanamadı” gerekçesiyle üç ay sonraya ertelenmesinin planlandığını söyledi.
★★★
Tutuklular, devlet başta olmak üzere kimsenin esiri değildir.
Kimse, devletin gerekli koşulları sağlayamaması yüzünden fazladan değil üç ay, bir gün bile cezaevinde tutulamaz!
Zaten sekiz ay boyunca neyle suçlandıklarını bile yandaş gazetelerden ya da televizyonlardan öğrenen, birbirinden saçma suçlamalarla onurlarıyla oynanan bu insanlara köle muamelesi yapılamaz.
Onları tutuklayan başsavcı, bugün “Adalet Bakanı” olmuş bile olsa, bu tür bir gerekçeyle yargılama tarihi ötelenemez!
“Ötelenirse ne olur?” diyorsanız...
Tarihe geçecek büyük bir “ayıp” olur. Dindarsanız “günah”, beşeri hukuktan yanaysanız “suç” olur.
Ve Türkiye’yi uluslararası ölçekte yapılan tüm sıralamalarda en dibe düşürecek yeni bir “rezalet” olur.
Haa... Bir de tepki boyutu var elbette... İşte; orasını kimse hesap edemez...
Kaprofaji...
İktidarın yayın organı atv, tam da Ramazan’a girerken halkı bir kez daha dini duygular üzerinden kışkırtmaya kalkıştı.
Hülya Avşar’ın başrolünde oynadığı yeni bir dizide seküler yaşam tarzına sahip insanları, muhafazakar ailelere “domuz eti” yemeye zorlarmış gibi bir sahne kurgulandı.
Böylece halk, deyim yerindeyse müthiş bir “domuzluk” yaparak, birbirine karşı kışkırtıldı...
★★★
Ben böyle konularda kalem oynatmam; kimin neye inanıp inanmadığı, sadece kendi sorunudur...
Neyi yiyip yemediği de...
Ama “domuz” lafını ne zaman duysam, aklıma 1998 yılında evinin önünden kaçırılan İslamcı feminist Gonca Kuriş gelir!
Bu inançlı kadın, sırf tarikatlara karşı çıktığı ve dinini Kuran’a bağlı olarak yaşadığı için Hizbullah tarafından kaçırıldı.
“Domuz bağı”yla bağlanarak ağır işkencelerden geçirildi.
Sonra da naaşı 1999’un
Haziran ayında Konya’da bir villada bulundu. İşte; benim aklıma domuz denince sadece bu gelir.
Bugün halkı “domuz eti” üzerinden kışkırtmaya çalışan domuzlara gelince... Bırakın bilimsel adı kaprofaji olan eylemi doya doya yaşasınlar!
Yani kendi b.klarını yesinler...
Tıpkı domuzlar gibi!
‘Azgın güruh...’
Sanatçı, akademisyen, gazeteci ve meslek odalarının temsilcilerinden oluşan 168 vatan evladı, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bir metin yayınladı.
Haberim olmadı; yoksa ben de imzamı koyardım.
Bu metinde, son dönemde artan laikliğe dönük saldırılara tepki gösterilerek, “Laikliği savunmak suç değildir. Şeriatçı dayatmaları reddediyoruz” denildi.
Yani anayasamızda açıkça belirtilen laikliğe sahip çıkıldı.
★★★
Nedense bu metin AKP’li Cumhurbaşkanı’nı kızdırdı.
Metne imza koyanlara “azgın güruh” diye hakaret etti.
Türkiye’de laiklik tartışmasının gündemde olmadığını söyledi.
Açıklamayı, “milletimizin inancını özgürce yaşamasına tahammül edemeyen azgın güruhun hezeyanı” olarak niteledi.
Bu açıklamayı yapmadan önce keşke arabasının camından Ankara’nın caddelerine baksaydı.
“Kahrolsun Laiklik, Yaşasın Şeriat” pankartlarını gördükten sonra, en azından Türkiye’de böyle bir tartışmanın olduğunu ve bunu iddia ettiği gibi, “laiklik yanlısı azgın güruhun başlatmadığını...”
Belki anlardı!
GÜNÜN SORUSU
Sorum Atatürk ve İsmet İnönü başta olmak üzere cumhuriyetimizi kuran kadronun adlarını son 23 yılda binlerce bulvardan, caddeden, sokaktan, kültür merkezinden, stadyumdan, kapalı spor ve gösteri salonundan, okuldan, parktan silen AKP iktidarının mensuplarına: Hadi tabelalardan sildiniz... Kalbimizden nasıl sileceksiniz?