Oyuncu Feyyaz Yiğit, bir röportajında “Elimden gelse evden çıkmam. Evde olduğum her an evden çıkmamaya çalışıyorum, dışarıda olduğum her an da eve dönmeye çalışıyorum” dedi.

“Aynı ben” ya da ‘biz’ mi demeliydim?

Arkadaşlarımla konuştuğumda da aynı şeyi söylüyorlar, “Benim canım evim” konsepti giderek yayılıyor.

Birçok kişi için bu pandemide başlamış olabilir.

Artık birçok kuruluş evden çalışıyor. Bu benim için pek konforlu değil, mutlaka ofise gitmekten yana olanlardan biriyim.

Çünkü ev benim için başka bir anlam taşıyor.

Ayağımı uzatarak tembellik yaptığım, saatlerce kitap okuyup, film izlediğim, bazen boş boş duvara bakıp, zihnimi dinlendirdiğim, kedilerimi yanıma alıp dilediğimce uyuyabildiğim bir yer.

Peki neden evdeyiz?

Bunun iki nedeni var bence. Biri ekonomik koşulların yarattığı zorunluluk, diğeri ‘insan yorgunluğu.’

Dışarıda bir kahve içmenin bile bedeli epey ağır artık. Ailece bir sinemaya gitmek örneğin, bütçemizi epey zorlayan bir durum.

Hele bir de yemek işine girerseniz o ayı tamamlamanız mümkün değil. Bu sadece yoksulluk sınırının altında yaşayanlar için değil, beyaz yakalılar için de öyle.

Ulaşımı, yemeği, içeceğiyle sosyalleşmek artık son derece lüks.

Benimkisi daha çok ‘insan yorgunluğu’.

Peki insandan neden yorulduk?

Hepimizin türlü dertleri var. Geçim, güvencesizlik, “Ne olacak bu memleketin hali’ kaygılarımız, çıkar yüklü ilişkiler, kimsenin birbirine güvenmemesi, bencilleşen benliklerimiz.

Bu duygularla ortaya çıkan insan tipi kendini paylaşıma kapatıyor. Kimsenin derdiyle dertlenmek istemiyorsunuz. “Benimki bana yeter” diyorsunuz.

Dostluklar artık son derece yüzeysel.

Kendinizi oyalayacağınız, dünya kadar enstrüman var.

Dolayısıyla kimseye ihtiyaç da duymuyorsunuz.

Yalnızlaşıyorsunuz ama zaten kalabalık olsanız da yalnızsınız. Ne gerek var ki şimdi bir başkasını dinlemeye.

İş yerlerimizde çok yoruluyoruz.

Trafikte çok yoruluyoruz.

Ayın sonunu getirirken çok yoruluyoruz.

Yarın kaygısı içimizi kemiriyor.

Dışarı çıkınca birçok uyaran var. İyi bir kıyafet, güzel bir yemek mesela.

O uyaranlardan da kaçıyoruz. “Şimdi dışarı çıksam dünya para, otururum evimde, açarım televizyonu ya da interneti izlerim” diyorsunuz.

“Kimseyi çekemem” bir hayat tarzı oldu neredeyse.

Telefonda konuşmak dahi istemiyoruz, pek çoğumuzun WhatsApp profilinde ‘Sadece acil aramalar’ ya da ‘Meşgul’ yazıyor.

Konuşmaktansa yazışmayı tercih ediyoruz.

Çünkü kimseye ihtiyaç duymuyoruz.

Dışarıda yediğimiz yemeğin bizi zehirleyeceğinden korkuyoruz.

Trafikte saatlerce mahsur kalmaktan korkuyoruz.

Korna çaldı diye sinirlenen bir adamın belindeki silahına davranmasından korkuyoruz.

Kalabalıktan korkuyoruz.

Kazıklanmaktan korkuyoruz.

Çok yağmur yağıyorsa ıslanmaktan korkuyoruz. Nasıl korkmayalım, kışın yağacak yağmuru ‘Felaket bekleniyor’ diye veriyor haberler. Normale bile olağanüstü muamelesi yapıyoruz.

Telefonumuzun dinlenmesinden korkuyoruz.

Çok yorgunuz.

Birilerinin bizi daha çok yormasından korkuyoruz.

Umutsuzluğumuza umutsuzluk ekleyeceklerden korkuyoruz.

Metroda intihar eden biriyle karşılaşmaktan korkuyoruz.

İnsan yorgun artık.

Evde kaldıkça alışıyoruz.

Evden çıkınca eve dönmek için acele ediyoruz.

“Bitse de eve dönsek” kafasındayız.

Zaten en büyük parayı kiraya veriyoruz. Verdiğimiz kiranın karşılığını içinde oturarak veriyoruz.

“O ne dedi”, “Bu ne dedi” sizi ilgilendirmez oluyor.

Asansörde bile selamlaşmıyoruz.

Neşeli bir sabaha uyanıp, ofise gittiğinizde “Bu enerjiyi nereden buluyorsun” diye karşılanıyoruz.

Antidepresan kullanıyor, kişisel gelişim kitaplarına dadanıyoruz.

Sosyalleşebilenlere şapka çıkarıyorum ama birçoğumuz artık istemiyoruz.

Kendimize ait odalar kabuğumuz oldu.

O kabuktan çıkarsak kurda kuşa yem olacağımızı düşünüyoruz.

Her şeyi tek tıkla yapabiliyoruz, insanın yerine hayatımızı kolaylaştıran yapay zekayı koyuyoruz.

Evler adeta kendimizi felaketlerden koruyan sığınaklar hale geldi.

Yalnızlaşıyoruz, bundan dert yanmıyoruz, günü birlik ilişkiler yaşıyor, genel geçer bilgilerle, derinleşmeden günü geçiriyoruz.

Yaşıyor muyuz, yaşıyoruz.

Nefes alıyor muyuz, alıyoruz.

Ama yalnız, umutsuz, kaygılıyız.

Paylaştıkça çoğalan dertlerimiz var artık, kimse birbirine ilaç olmuyor.

Yalnızlaştıkça bencilleşiyoruz.

Birbirimizi sosyal medyada linçliyor, içimizdeki kötüyü durdurmayı aklımızdan dahi geçirmiyoruz.

Karşımızdaki insan mı, kırılır mı diye düşünmeden...

Kaçımız bir kalp kırdığında pişman oluyor artık?

Vicdan azabı duyuyor muyuz, “Özür dilerim” diyebiliyor muyuz?

Hayır, hep haklıyız maalesef.

İnsanın insana ilaç olduğu günleri hatırlayan var mı?

Paylaştıkça azalan dertlerimizi anımsayan?

Ah nerede o kahkaha attığımız günler diye hayıflanan...

Şu anda neredesiniz, evde mi?