Yeni yıla karla girdik.
Beyaz bir örtüyle...
Yavaşlayan hayatla...
Çocuklar için gelen tatil haberleriyle...
Kulağa hoş geliyor.
Bir anlığına da olsa her şeyi örten, kusurları saklayan, sesi kısan bir beyazlık bu.
Ama yılın ilk sabahında fark ettik ki üzerimize yağan asıl şey kar değilmiş.
Zammış!
Biz “kar yağışı devam edecek mi, pazartesi tatil olur mu” diye konuşurken; tüneller, köprüler, otoyollar, akaryakıt, harçlar, vergiler...
Hepsi sessiz sedasız arttı.
Ne Meclis’te sabaha kadar süren tartışmalar vardı, ne kameralar önünde uzun uzun anlatılan gerekçeler.
Yılbaşı gecesiyle birlikte, herkes evindeyken, zamlar bir anda devreye alındı.
2016’da açıldığında 15 liraya geçilen Avrasya Tüneli bugün 280 lira.
Bir tırın İstanbul–İzmir otoyolunda gidiş geliş bedeli 15 bin 670 lira.
Altını çizelim:
Yakıt yok.
Şoför masrafı yok.
Yük yok.
Boş da gitsen pahalı, dolu da... Bu maliyet sadece taşımacının değil; pazardaki domatesin, marketteki ekmeğin, sofradaki yemeğin maliyeti.
Yetmedi.
Özel Tüketim Vergisi arttı.
Benzin, motorin, sigara, alkol... Hepsine kalem kalem yüzde 7–8 zam geldi.
Poşet bile artık 1 lira.
Hayatımızdaki kuruş dönemi resmen kapandı.
Zamlar da lira ile geliyor.
Küçük artış, ufak dokunuş diye bir şey kalmadı.
Yurt dışına çıkmak mı?
O zaten başlı başına cesaret işi.
Çıkış harcı bin 250 lira.
Üç yıldan uzun süreli pasaport 13 bin liranın üzerinde.
Telefon getirdin diyelim; IMEI kayıt ücreti 54 bin lirayı geçti.
Gitmek pahalı, kalmak zor, dönmek zaten masraflı.
Telefonu Türkiye’den aldın diyelim. Bu kez ÖTV, KDV, TRT bandrolü, Kültür Bakanlığı payı, Özel İletişim Vergisi, telsiz ücreti, abonelik bedeli...
Cep telefonundan çok, cebimizde vergi taşıyoruz artık.
İletişim kurmanın bile bedeli ağır.
Ama bakan mutlu.
Rakamlar iyi diyor.
Risk primi düşmüş, mali disiplin güçlenmiş, tablo olumluymuş.
Peki hisseden var mı?
Sokakta, pazarda, mutfakta? Ya da belki yolda?
Büyük bir soru işareti...
Bu, net bir tercih aslında. Vergiyle yönetilen bir ekonomi, zamla ayakta tutulan bir düzen bu.
Yükü paylaşmayan, yükü dağıtmayan, yükü hep aynı yere bindiren bir tercih.
Yeni yıla karla girdik. Sessizdi, beyazdı.
Bir anlığına her şey temiz göründü.
Kar, üstünü örttü belki.
Bir süreliğine gizledi.
Ama bu beyaz yine uzun sürmeyecek.
Eriyecek. Altından vergiler çıkacak, zamlar çıkacak. Ve kardan daha hızlı eriyen bir gerçekle karşılaşacağız bir kez daha: Gelir, alım gücü, kısacası hayatın ta kendisi...
Ölçülen hukuk, hissedilen adalet
“Türkiye bir hukuk devletidir.”
Bu cümleyi o kadar sık duyuyoruz ki, artık ezberledik.
En çok da Adalet Bakanı’ndan.
Her açıklamada, her eleştiride, her tartışmada dönüp dolaşıp buraya geliyoruz.
Rakamlar veriliyor, grafikler açılıyor, örnekler sıralanıyor.
Ama başka bir istatistik var ki, tam da anlatılmak istenmeyen “gerçeği” ortaya koyuyor.
UYAP verilerine göre 2025 yılında yaklaşık 6 milyon yeni soruşturma açılmış.
Bu ne demek?
Günde 16 bin 438, dakikada 11, yaklaşık her 5 saniyede, yani her nefeste bir yeni dosya demek.
Gözaltı, adli kontrol, kayyım, mutlak butlan, tensip zaptı...
Bunlar artık hukuk fakültelerinin değil, günlük hayatın kelimeleri.
Sıradanlaştı. Normalleşti.
Saraçhane protestoları...
MESEM karşıtı eylemler...
İsrail’le ticareti eleştirenler...
Siyasetçiler, gazeteciler, emekli askerler, sanatçılar, öğretim görevlileri, öğrenciler...
Hatta iktidar partisinin eski üyeleri...
Sistemi eleştiren herkesin kapısı çalınır oldu.
Hepsini ayrı ayrı konuştuk.
Ama şüphesiz 2025’te en ağırı, hayatlarının en kritik döneminde olan öğrencilerin yaşadıklarıydı.
Ülkenin en iyi üniversitelerinde okuyan, pırıl pırıl gençler...
Haftalarca tutuklu kaldılar.
Okula gidemediler, sınav kaçırdılar, dönem kaybettiler.
Bursları kesilenler oldu.
Bir daha geri gelmeyecek zamanlar, takvimden sessizce silindi.
Tıpkı hava durumu gibi...
Bir “ölçülen sıcaklık” var; anlatılan, sunulan, açıklanan.
Bir de dışarı çıktığınızda hissettiğiniz.
Ölçülen tabloda bunların hiçbiri yok.
Ne “Kaçırılan dönem” diye bir sütun, ne “Çalınan gençlik” diye bir veri var.
Bu yüzden de ölçülen, bizlere “hukuk devleti” olarak anlatılıyor.
Türkiye bir hukuk devleti midir?
Belki “ölçümlere” göre evet.
Ama adalet, ölçüyle değil, hisle yaşanır.
Peki ya hissedilen ne?
Soruşturma korkusu, ifadeye çağrılma tedirginliği, “bir cümle kurarsam başıma bir şey gelir mi” kaygısı...
Yıla damgasını vuran “Gözaltına alınıyorum” tweetleri...
Biz bugün ölçülenleri dinliyoruz.
Hissedilenlerle yaşıyoruz.
Dilerim 2026 hukuku sadece “anlatılan” değil, adaleti “hissedilen” bir yıl olur.