Virüs bulaşırken eşitlikçi peki ya tedavide?!.

26 Mart 2020

Virüs sonunda kraliyet üyelerine kadar uzandı…

İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in oğlu ve tahtın birinci sıradaki varisi, 72 yaşındaki Galler Prensi Charles’ta virüse yakalandı!..

Aslına bakarsanız, gün geçmiyor ki, ünlü bir sanatçının, bilim insanının, profesörün, doktorun, sporcunun, başbakanın, genelkurmay başkanının, siyasetçinin, yazarın, edebiyatçının koronavirüse yakalandığı açıklanmasın…

Gerçekten de koronavirüs gelmiş geçmiş en “eşitlikçi” en “adaletli”, en “devrimci” virüs olarak adlandırılıyor!.. Açıkçası, görüntüler de bu görüşü destekliyor… Virüsün girmediği yer, kim olduğuna, servetine, gücüne bakmaksızın bulaşmadığı insanoğlu yok gibi!..

Öncelikle bir noktaya dikkat çekeyim; dünyanın en güçlü, en zengin ya da en itibarlı insanlarının bu virüse yakalanması niçin vakit geçirmeksizin en yetkili ağızlardan, resmi olarak açıklanıyor, hiç düşündünüz mü? Çok basit:

Öncelikle, virüsün engel tanımadığını, çok ciddiye alınması gerektiğini anlatabilmek, ayrıca sistemin alt gruplarının hastalığa kapılmakta “yalnız olmadıkları” algısını yaratmak!

Bakın daha geçenlerde bir doktor, “Açıklamalarda hep yurtdışından gelen hastalar anlatılıyor” diye yakınarak şöyle demişti:

Bu çok tehlikeli, çünkü halk bunu yalnızca yurtdışına bağlayarak, “O zaman bana bir şey olmaz” algısına bağlıyor!

Mangal partilerine çıkmanın, askere uğurlamaların, karantinadan kaçmanın, sokaklarda iç içe dolaşmanın temel gerekçelerinden birini de bu algı oluşturuyordu… O doktorun dediği çıktı ve bu yüzden, Sağlık Bakanı sıfatlı muhteremin de itiraf ettiği üzere virüs neredeyse Türkiye’nin her yerine dağıldı!..

Kısacası virüs engel tanımıyor, o nedenle salgını yöneten zevatın şeffaf ve gerçekçi açıklamalar yapması gerekiyor…

Yoksulların yıkımı!..

Evet, virüs yayılmakta, bulaşmakta pek eşitlikçi…

Peki sonraki aşamada, yani tedavide?..

İşte orada eşitlik bitiyor, uçurum devreye giriyor! Dünya Sağlık Örgütü’nün son açıklamasına göre dünyada virüse yakalananların sayısı 400 bine, ölüm sayısı ise 20 bine dayandı… Ölümlerin oranlamasına bakıldığında; her gün gazetelerde okuduğumuz, TV’lerde izlediğimiz zengin, tanınmış, güçlü insanların virüse yakalanma oranı düşük, ölüm oranı ise çok düşük düzeyde seyrediyor…

Tedavi durumuna baktığınızda ise uçurum iyice genişliyor! Para, her zaman olduğu gibi en iyiyi, en faydalıyı satın alabiliyor… İnsanların ezici çoğunluğu “tanı kiti”, “ilaç”, hastane, yatak peşinde koşarken, bu bahse konu olan insanlarda hiçbir sorun yaratmıyor; varlık, o kapıları açmakta bire bir…

Daha önceki gün okudum; Latin Amerika ile ilgili Birleşmiş Milletler raporu bakın ne anlatıyor:

Yüksek teknolojiye sahip Çin’den ya da güçlü bir sağlık sistemine ve sosyal güvencelere sahip Avrupa ülkelerinden farklı olarak, çalışanların yüzde 53’ünün sosyal güvenceden yoksun, 190 milyon kişinin yoksul, 31 milyon kişinin aşırı yoksul olduğu kıtada, birçok yerleşim bölgesinin su ve hijyen sorunu yaşaması, bölgede yaşayan 630 milyon Latin Amerikalı’yı virüs karşısında daha savunmasız hale getiriyor…

Bu raporu alın, dünyanın diğer yerleriyle karşılaştırın, durumun vahameti iyice ortaya çıkıyor, ne yazık ki!..

Çözüm güçlü sosyal devlet!

Dünyada yaklaşık 8 milyar insan yaşıyor…

Ezici çoğunluk, yoksulluk ve açlık sınırında seyrediyor… Su ve hijyen sorunu en büyük tehlikeyi de beraberinde getiriyor… İnsanların çoğu hastanelere, hastalığı ortaya çıkaracak tanı kitlerine uzak… Tanı ortaya çıktıktan sonra yapılacak tedavi de geniş kitleleri kucaklamaktan uzak!..

Bizim ülkemiz de yıllardır ekonomik krizin pençesinde kavruluyor… Sorarım size, kaç aile yoksulluk sınırı olarak belirlenen 7 bin küsur lirayı görebiliyor aylık kazanç olarak?! Geçin asgari ücreti, normal aylıklar, emekli aylıkları hangi derde deva olabiliyor? Bu durumda, ülkenin ezici çoğunluğuyla yoksul bir ülke olduğu ortada…

O zaman, tüm sorumluluk devlete kalıyor; Anayasa’da yazılı olan “Sosyal Devlet” kavramının, tüm unsurlarıyla hayata geçirilmesi gerekiyor… Sosyal devlet ne demek? Halkının sağlığını, geçim ve eğitim durumunu hiçbir şekilde ayrım yapmadan, seçicilik yapmadan korumak demek! Öyleyse, iktidarın açıkladığı “100 milyarlık paket” bırakın çok ama çok az olmasını, yukarıda belirttiğim sosyal devlet kriterlerinin hiçbirine de uymuyor!..

Sosyal devlet, sermaye, büyük işletmeler kadar işçinin, memurun, emeklinin, esnafın yani 83 milyonluk milletin de hakkıdır!..

En yaşamsal soru da işte tam bu noktada ortaya çıkıyor:

Normal şartlarda bile ekonomiyi döndüremeyen, toplumun yoksul kesimlerinin perişan olmasına adeta seyirci kalan bu iktidar, “Sosyal Devlet” olmayı becerebilecek mi?..

Umut fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!..