Mustafa Kemal Atatürk, bir ülkenin ancak kültürle, akılla kalkınacağını biliyordu.

İşte; Cumhuriyet’in daha ilk günlerinde onca yokluk ve yoksulluk içinde devletin hazinesindeki son kuruşları bir araya getirdi.

Sırf bu ülkenin çocukları Avrupa’ya gitsin, dünyayı görsün ve geri dönüp bu çorak toprakları yeşertsin diye bir sınav açtı.

★★★

İstanbul Sirkeci Garı, o günlerde sadece trenlerin değil, koca bir ülkenin geleceğinin kalkış noktasıydı.

Sınavı kazanan gencecik bir delikanlı, Mahmut Sadi; garda bekliyordu.

Berlin trenine binmek üzereydi ama içi, şüphelerle doluydu. Ülke yangın yeriydi, herkes fakirdi.

Kendi kendine, “Devlet bu yoklukta beni Avrupa’ya gönderiyor ama orada beni unuturlar mı?” diye soruyordu.

Tam trene binecekken, peronda bir görevli ismini haykırdı: “Mahmut Sadi! Telgrafın var!”

Titreyen elleriyle kağıdı açtı.

Telgraf Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’den geliyordu:

“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olarak dönmelisiniz!”

O kıvılcım Berlin’e gitti, olağanüstü bir başarıyla tıp eğitimini tamamladı. İstanbul Üniversitesi’nde profesör oldu...

Yıllar sonra da “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Sadi Irmak” olarak bu topraklara hizmet etti.

★★★

Aynı yıllarda, aynı trenlerden biriyle yola çıkan bir başka genç daha vardı.

O da Paris’e dönemin ünlü ressamı Andre Lhote’un atölyesine resim sanatını öğrenmesi için gönderilmişti.

Orada kalabilir, bolluk içinde yaşayabilirdi.

Ama Bedri Rahmi Eyüboğlu, “kıvılcım” olma onurunu bir an bile unutmadı.

Anadolu’yu karış karış gezdi.

Heybelerini tezek kokulu köylerin nakışlarıyla, kilimleriyle, yazmalarıyla doldurdu.

Sadece bir ressam olmadı; bu ülkenin toprağına, insanına aşık bir şair oldu.

“Karadutum, çatal karam, çingenem” diye coşkuyla taşan o aşkı bilmeyen, duymayan var mı?

★★★

“Volkan”lar sadece tıp ve resimle sınırlı değildi.

Gencecik bir müzisyen olan Ahmet Adnan Saygun da vardı onların arasında...

Ama o trenle değil, gemiyle çıktı ilk yolculuğuna! Arkasında dağ gibi duran Cumhuriyet’in güvenini hissederek çalıştı.

Döndüğünde, Anadolu’nun bağrından çıkan ezgileri çok sesli müziğin evrensel diliyle birleştirdi.

Türkiye’nin ilk operasını besteledi, dünyaya bu ülkenin sesini duyurdu.

★★★

Bu kadar mı?

Elbette hayır!

Darülbedayi’nin yani İstanbul Şehir Tiyatroları’nın kurucusu Muhsin Ertuğrul, ilk Türk kadın operacı Semiha Berksoy, dünyanın en büyük matematikçileri arasında sayılan Cahit Arf, ilk arkeologlarımızdan Ekrem Akurgal ve Jale İnan...

Hepsi birer kıvılcım olarak yola çıktılar ve bu çorak, karanlık ülkeyi rengarenk, aydınlık, çok sesli bir coğrafyaya taşıdılar.

★★★

Bugün her yerde okuyacak ya da duyacaksınız; “Cumhuriyette şu kadar hastane, bu kadar yol yapıldı” diye...

Büyük bir olasılıkla bu “volkan”ları hatırlayan bile çıkmayacak...

Onlar, bu ülkenin sadece kurtarıcısı ve kurucusu değil aynı zamanda kaşifi olan Mustafa Kemal’ın keşifleriydi.

Hepsi huzur içinde uyusun...

Ve elbette...

En büyük bayramımız kutlu olsun!

103 YILIN SORUSU

Soruyu herkes kendi soyunu sopunu düşünerek yanıtlasın:

Mustafa Kemal Atatürk,103 yıl önce bugün büyük bir kararlılıkla Cumhuriyet’i ilan etmeseydi, bugün nasıl ve ne halde olurduk?