Korkusuz
Ümit Zileli

Tanrı’nın lanetine uğrayan Sodom ve Gomore misali!

Cumhuriyetin çalkantılı yıllarına, demokrasiye geçişe, Menderes, Demirel, Ecevit yönetimlerine, ihtilallere, darbelere, Yeni Türkiye’nin her anlamda dibe vuruşuna tanık olmuş, ve tabii kahrolmuş bir büyük gazeteci-yazarı, Orhan Karaveli’yi kaybettik kısa bir süre önce...

Yıllar önce bir TV programına konuk olmuştu; yüzünde, anlattıklarından ne kadar acı ve utanç duyduğunu gösteren bir ifadeyle, tane tane anlatıyordu... Her sözcüğü bir bıçak yarası ağırlığındaydı... Çanakkale Savaşı’nın, Kurtuluş Savaşı’nın, o müthiş zorluklarla geçen “Kuruluş yıllarının” Türk halkıyla, bugünü, günümüzün toplumunu karşılaştırıyordu... “Ne oldu bize, nasıl yuvarlandık böylesi bir çamurun içine?” diye soruyordu... Ardından söyledikleri ise yaşadığımız “vurdumduymaz, bencil, kör ve duyarsız” bir toplumu resmediyordu:

-Sanırım giderek Lut Kavmi’ne dönüşüyor, dönüştürülüyoruz. Tanrı’nın lanetine uğrayan Sodom ve Gomore misali bir felakete doğru koşuyoruz...

Sevgili Karaveli’yi boğazımda bir yumru, yüreğim kanayarak, söylediği her sözcüğün altına imzamı atarak izlemiştim... Sonra da uzun uzun düşünmüştüm; kötü yönetilen, bilinçli olarak geriletilen, üç kuruşluk menfaatle uyutulan, din özünden uzaklaştırılarak hurafelerle aldatılan toplumlarda ne yazık ki geçen zamanın hiç bir hükmü olmuyordu... Aksine, bağnazlık, yobazlık, vurdumduymazlık daha da yerleşiyor, toplum giderek özünden, değerlerinden, geleneklerinden kopuyordu...

Gazetecilik serüvenim esnasında bu durumu ortaya koyan o kadar çok yazı yazmış, yaptığım ya da katıldığım TV programlarında, verdiğim konferanslarda o kadar çok anlatmıştım ki, sayısını bile anımsamıyordum. Ancak geçen yıllar bu hazin durumu düzeltmek bir yana iyice perçinlemişti... Bakın, bugünün “Yeni Türkiye’sinin” efendileri ve yanaşmalarının her fırsatta “günah keçisi” ilan ettiği zamanlarda, 25 Eylül 1997’de yazdığım yazıda neler söylemişim...

Kör ve duyarsız bir toplum!


Lise edebiyat kitaplarının birinde hiç unutmadığım, beynime adeta nakşedilmiş bir yazı vardı:

-Bakmak ve Görmek!

Çok etkilenmiştim. O güne dek bilmediğim, ayırt edemediğim yaşamsal bir farkı açıklıyor, bakmanın görmek demek olmadığını anlatıyordu!.. Uzun yıllar sonra konuşmacı olarak katıldığım bir panelde Türk halkının duyarsızlığı, unutkanlığı ve kolay idare edilebilirliğinden söz ederken özellikle bir cümlenin altını çizmiş, kuvvetle vurgulanmıştım;

-Biz bakar kör bir toplumuz!

Bir toplum nasıl olur da körleşir?.. Nasıl olur da gözlerinin önünde söylenen yalanları, yapılan alçaklıkları, ihanetleri, işlenen cinayetleri göremez?.. Çok basit; eğer 65-70 milyonluk bir ülkede ortalama 4 milyon gazete o da okuyucuya rüşvet vererek satılıyorsa, halkın yalnızca % 6.3’ü kitap okuyorsa, “okumuş insan” oranı ilkokul mezuniyetiyle eşdeğer tutuluyorsa o toplum bakar ama göremez!

-Acı ama gerçek!

Böylesine körleşmiş bir toplum, doğası gereği duyarsızdır. Sonunda mutlaka ama mutlaka sonsuz acılar çekeceği olaylara bile büyük bir vurdumduymazlıkla bakar. Sadece bakar, göremez!.. Bu tür mazoşist toplumlar, kendilerini daha rahat kandırabilmek için atasözleri, deyimler bile icat ederler. Örnek mi, dolu;

- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.

- Pişmiş aşım, ağrısız başım.

- Gelen ağam, giden paşam.

Ama o bin yaşayan yılan eninde sonunda dokunur!.. Dokunmakla da kalmaz ezer, yok eder, köleleştirir!.. Ortada ne pişmiş aş ne ağrısız baş kalır. Gelen ağanın da, giden paşanın da bu anlamda hiçbir farkı yoktur, düşüncelerin iğdiş edilmesi, milliyetçilik adına, Tanrı adına insanların acımasızca sömürülmesi vakayı adiyedendir!.. Ne yazık ki toplumun büyük bölümü bu durumun farkında bile değildir. Farkında olanların büyük bölümü ise sinmiş ya da satın alınmıştır. Geriye kalanlar da zaten bu sistemi sürdürenlerdir!..

-Dehşet verici ama gerçek!..

Layık olduğun biçimde yönetilmek!


Okumayan, körleşmiş ve duyarsız toplumlar aynı zamanda korkak ve unutkandır!

Bir kısır döngüdür bu. Okumayan, araştırmayan, hakkını aramayan toplumlar körleşir. Körleşen toplumlar duyarsızdır. Duyarsız toplumlar ise korkaklık ve unutkanlığı bir yaşam biçimi olarak benimser. Böyle bir toplumda alın teri ve emek alıklık, onur ve erdem modası geçmiş, içi boş kavramlar olarak algılanır!..

Önemli olan, moda olan en çabuk şekilde köşeyi dönmek, yükselen değerlere ve Yeni Dünya Düzeni’ne adapte olmaktır. Bu düzenin satılık kalemşorlarının görevi, işte bu aşağılık sistemi bıkmadan usanmadan halka dayatmaktır.

Uyanık, ne istediğini bilen çağdaş toplumlarda yatacak yeri bile olmayan bu güruh, ne yazık ki körleşmiş, duyarsız ve korkak toplumlarda kuruldukları köşelerde halkı zehirleme görevini başarıyla sürdürürler. Çünkü efendilerin köleleri eğitmek ve olası başkaldırıları engellemek için ruhu satın alınmış uşaklara ihtiyacı vardır!..

Peki, Türk halkı böyle bir yaşama lâyık mı? Yanıtı yine Türk halkı verecek. Vermek zorunda. Seçmek zorunda. Neden derseniz, yanıtı çok kolay:

-Her halk layık olduğu biçimde yönetilir!..

Ne dersiniz, çeyrek asır sonra bugün, nereye doğru evrilmiş ya da devrilmişiz?.. Yoksa çok daha kötüye, çok daha karanlığa doğru mu yol almışız?. Karar sizin! Ancak karar vermek ve birlik olmak için o kadar fazla zaman kalmadığını da bilmeniz gerekiyor...

-Orta Çağ karanlığı kapıyı çoktan çaldı bile!..