Can Ataklı
18 Haziran 2020

Taksiciler değil, elinde çok sayıda plaka olanlar rahatsız


ANALİZ

Taksiciler değil, elinde çok sayıda plaka olanlar rahatsız

Taksi sorununu kendimi bildim bileli biliyorum.

İlk başlarda anlamazdım, taksi plakasının ne olduğunu.

Gazeteciliğe başladıktan sonra öğrendim ben de.

Meğer büyük şehirlerde taksi sahibi olmak bir tür imtiyazmış.

Taksi deyince otomobili anlamayın, otomobile takılan plaka.

Ancak bu plakaya sahip olanlar taksicilik yapabiliyor. İlk bakışta iyi bir şey. Taksici esnafının kim olduğunu biliyorsunuz hesapta.

Ama öyle değil işte. Çünkü bazı kişilerin elinde birden fazla hatta 5-10-15 plaka var.

Elinde plaka olanlar kendileri taksicilik yapmıyor, bunları kiralıyor, yattığı yerden para kazanıyor.

Bir de plaka borsacıları var.
Onların elinde sadece plaka var, borsa gibi alıp satıyorlar.

Birden fazla taksi plakası sahibi o kadar çok ünlü varmış ki, saymakla bitmezmiş.

Sonuçta İstanbul’da 16 bin taksi plakası var.

Bunların üçte biri gerçek taksici esnafı, gerisi ise plaka sahiplerine ait ve bu araçlarda kira ödeyen kişiler çalışıyor..

16 milyonluk kente bu kadar taksi yetmiyor, ancak kimse plaka konusuna da dokunamıyor çünkü orada bir tür farklı yapılaşma var, ilgililer belli ki çekiniyor.

Tabii taksi sayısı az olunca ister istemez alternatif yollar aranıyor, korsan taksi Uber gibi sistemler de böyle anlarda piyasaya dalıyor.

Bu kez de kanlı kavgalar çıkıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, uzun yıllardır ilk kez bu soruna neşter vurmaya karar vermiş.

Önce plaka sayısının artırılması gündeme gelmiş.

Ancak Başkan İmamoğlu, bunun yerine “plakalara belediyenin sahip olmasını, bunların kiralanmasını” önermiş.

Şimdi bu kiralama gündemde ve ortalık bir anda karıştı.

Taksiciler değil, ellerinde fazla miktarda taksi plakası olanlar isyanda.

Plakalar, “kiralık plaka” açıklamasına kadar 2 milyon 500 bin liraya gidiyormuş, şimdi 2 milyona düşmüş. Ayrıca korona öncesi 9 bin liraya kadar kiralanan plakalar, karantina günlerinde 2 bin 500 liraya kadar düşmüş, gevşemeden sonra 3 bin 500-4 bin liraya çıkmış.

Elinde plaka bulunduranlar, İmamoğlu’na isyan ediyor.

Demişler ki, “Esnaf eski esnaf değil. Anında İstanbul’u kilitler.”

Tehdide bakar mısınız?

25 yıllık Refah-AKP döneminde gıklarını bile çıkaramayanlar, şimdi bir anda “Ortalığı kilitleriz” diyebiliyor.

Muhtemelen iktidara güveniyorlar tabii ki ve açıkçası İstanbul’u kilitleyebilirler mi, evet yapabilirler.

Çünkü onları ne polis ne jandarma engellemez, tam tersine yol bile verirler.

İmamoğlu da bu tehditlere karşı sert çıkmış.

O da diyor ki, “Elinizden geleni ardınıza koymayın.”

İstanbul’da iktidar destekli bir “taksi savaşı” başlayacak gibi görünüyor.

Yandaş tetikçi medya marifetiyle bu savaş köpürtülecektir, ancak inanın sonunda taksicilerin kibri kırılacak ve kazanan da İstanbul halkı olacaktır.

Tek merakım, belediyenin 5 bin taksi plakasını hangi yöntemle kiralayacağı. Bunu hakkaniyetle yapabilirlerse taksi sorunu bir ayda çözülür.

CANIMI SIKAN ŞEYLER

Almanlar, Türkiye’ye güvenmedikleri için turist göndermiyor

Korona sonrası günlerin heyecanı Avrupa ülkelerini de sardı.

Koronadan bunalan Avrupalılar da yerlerinde durmak istemiyorlar.

Herkes tatile koşmak istiyor.

Tabii “akılsız olmadıkları için” kendilerine güvenli yer arıyorlar.

Bu güveni de onlara gitmek istedikleri ülkelerin değil, bizzat kendi ülkelerinin yönetimlerinin sağlamasını bekliyorlar.

Bu konuda Almanya, diğer ülkelere göre daha aktif.

Almanlar gezmeyi seviyor ve Alman hükümeti de vatandaşlarına güvenli ülkeleri gösteriyor.

Alman hükümeti, uçuşlar başlamış olsa bile “Gidilebilir ülkeler arasında” Türkiye’yi göstermiyor henüz.

Dışişleri Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı yetkilileri, Almanları ikna etmek için çok çaba harcıyormuş.

Ancak Merkel, “Türkiye’nin verileri sağlıklı değil, güvenemeyiz” diyor.

Sonuçta Almanlar, vatandaşlarına başka ülkelere gitmesini yasaklamıyor ama ne yapıyor biliyor musunuz; “Size hiçbir şekilde güvence veremeyiz, eğer gider de hastalığa yakalanır ya da bu nedenle zora düşerseniz sizi tahliye etmemizi bizden beklemeyin” diyor.

Bu kadar basit. Almanların, bu durumda önerilmeyen ülkelere gitmeleri mümkün mü?

Fas’tan hâlâ imdat çağrısı geliyor

Korona nedeniyle yurt dışında mahsur kalan çok kişi vardı.

Bunların bir bölümü Türkiye’ye getirildi.

Gerçi iktidar, sanki başka ülkelerde mahsur kalanları gidip kurtarmış gibi davrandı ama aslında hepsinden misliyle bilet paraları tahsil edildi.

Ama sonuçta dünyanın bir yerinde kalanlar, fazladan para vermeye elbette razılar.

Buna rağmen hâlâ bir yerlerde kalmış ve dönemeyen vatandaşlarımız var.

Aralarında benim de bir okul arkadaşımın olduğu bir grup hâlâ Fas’ta.

Artık benim arkadaşımın bulunduğu grupta mı bilmiyorum, CHP eski Milletvekili Eren Erdem’in amcası olduğunu söyleyen İbrahim Erdem’in bir tweeti bana da geldi.

Şöyle deniyor bu tweette; “Sayın Can Bey, biz şu an Fas’ta mahsur kalmış 83 vatandaşız. Kerelerce konsolosluğa yazdık maalesef. Ancak sizler bizim sesimizi duyurursunuz. Ben İbrahim Erdem. Eren Erdem’in amcası. İvedilikle ülkemize dönmek istiyoruz ve ilgilenen yok, gündeme getirirseniz mutlu oluruz, saygı.”

Benden duyurması. Bakalım “Herkese yetişiyoruz” diyen iktidarımız, Fas’taki 83 kişinin sesini duyacak mı?

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Bir “salak muamelesi” daha

Daha dünkü yazımın mürekkebi kurumadı. Çavuşoğlu’nun açıklaması için “Yine millete salak muamelesi yapıyorlar” diye yazmıştım.

Alın size bir tane daha, hiç vazgeçmiyorlar.

15 Temmuz’da yaralananlar, paralarını alamadıkları gerekçesiyle birkaç gündür eylem yapıyorlar.

Her seferinde de polis karşılarına çıkıyor.

Kendi açılarından “hak arayan” 15 Temmuz yaralıları, polis copuyla da tanışmış durumdalar artık.

Ancak “millete salak muamelesi yapma” zihniyeti burada da kendini gösterdi.

Ankara Emniyet Müdürlüğü, 15 Temmuz’da yaralananların eylemleri ile ilgili bir yazılı açıklama yaptı.

Evlere şenlik açıklamada aynen şöyle deniyor;

“AK Parti Genel Merkezi önünde eylem yapmak isteyen 15 Temmuz gazilerine müdahale edildiği, çok sayıda gözaltının olduğu” şeklinde paylaşımlar yapıldığını görülmektedir. 15.06.2020 günü saat 19:30 sıralarında 15 Temmuz gazilerinden oluşan 20 kişilik bir grup, özlük haklarının düzeltilmesi talebiyle AK Parti Genel Merkezi önüne gelerek beklemeye başlamıştır. Sayın Cumhurbaşkanımızın genel merkezden çıkışı esnasında, grubun hareket halindeki konvoya koşarak yönelmesi üzerine, şahısların can güvenlikleri de düşünülerek görevlilerimiz tarafından yola çıkmaları önlenmiştir. Görevlilerimiz tarafından gruba yönelik herhangi bir fiziki müdahalede bulunulmadığı gibi, gözaltı işlemi de yapılmamıştır.”

Tamam, açıklamayı doğru kabul edelim, kimseye dayak atılmadı, gözaltı da yok. Pek çok yerde yayınlanan dayak görüntülerini nereye koyacağız ve en önemlisi Soylu’nun “Bu can bu bedende oldukça” açıklamasını ne yapacağız? “Millet salak canım salak, bunu da yer” aynen böyle düşünüyorlar işte.

BUNU YAZMAK GEREK

Haydi, Nuri Pakdil’in adını verdiniz diyelim…

İktidarın bazı işlerine akıl sır erdirmek mümkün değil.

Gerçi kendilerini bir tür karşı devrimin askerleri olarak gördükleri kesin.

Bu nedenle yazacaklarım belki bu anlamda tuhaf bile karşılanabilir.

Ankara’da Mithatpaşa Caddesi’nde çok uzun yıllardır kültür hizmeti veren Mustafa Necati Evi var.

Mustafa Necati, Cumhuriyet’in ilk yıllarının efsane Milli Eğitim bakanlarından. Henüz 30’lu yıllarda hayata veda eden Mustafa Necati, eğitim devriminin en önemli isimlerinden biri.

Kısacık yaşamında, yeni harflerle eğitime geçilmesinden karma eğitime, Millet Mektepleri’nden öğretmen yetiştirilmesine kadar pek çok büyük başarısı var.

Şimdi buranın adı değiştirilmiş ve “Nuri Pakdil Edebiyat Müzesi” olmuş.

Nuri Pakdil, siyasal İslamcıların çok sevdiği bir isim. Çünkü önde gelen bir Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı yazar.

Bu iktidar, Atatürk düşmanlarına paye vermekte çok mahir.

İktidardalar, kendi meşreplerine uygun işler yaparlar belki.

Ama onca yere adı verilebilecekken, Nuri Pakdil’in adını Mustafa Necati’yi silip vermek çok açık bir karşı devrim operasyonudur.

Bundan ne umuyorlar ki?

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Sağlıkçıları yürekten alkışlarken maaşlarını düşürmüşler

Korona krizi ile birlikte “en sevdiğimiz” insanlar, bir anda başta doktorlar olmak üzere sağlık çalışanları oldu.

Canlarını bizim için riske atan sağlıkçılar için “alkış seremonileri” bile düzenlendi.

Sağlığa baksın diye görevlendirilen esprili bakan, sağlık çalışanları için her türlü fedakarlığın yapılacağını açıkladı.

Maaşları katlanacaktı, onlar için her şey feda idi.

Buraya kadar güzel.

Şimdi şu cümleyi okuyun lütfen;  “Üniversite mezunu bir hemşire, ocak ayında 3 bin 644 lira net maaş alırken, haziran ayında bordrosundaki net maaş tutarı 3 bin 420 liraya düştü. Hemşirenin net kaybı 224 lirayı buldu. Aynı şekilde; ocak ayında 5 bin 81 lira alan baş asistanın maaşı, haziran ayında 394 lira birden düşerek 4 bin 687 liraya geriledi. Diş doktoru da vergi artışı yüzünden maaşından 403 lira kayba uğradı.”

Şaka gibi değil mi?

Şaka falan değil gerçek.

Çünkü gelirleri oranında yükselen vergi dilimi artışı nedeniyle sanki maaş zammı almış gibi görünüp eskisinden az para alıyorlar.

Sağlıkçıya destek alkışla olmuyor değil mi?

Kamuoyunun ne kadarı farkında acaba bunun?

Yazarlar

Taksiciler değil, elinde çok sayıda plaka olanlar rahatsız
Can Ataklı