Ümit Zileli
26 Kasım 2021

Kim acaba o mandacı?


Önce, “manda” ne demek ona bakalım:

Az gelişmiş olarak kabul edilen ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen yetkinin adı.

1’inci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya atılan Mandacılık fikri, Osmanlı aydınlarının önemli bölümü ile pek hayran oldukları ABD tarafından iştahla kabul görüyordu!

Büyük devletlerden birisinin himayesine kendi isteği ile girecek olan Osmanlı, mesela 20-25 yıl adam edilecek (bu arada tabii zengin kaynakları afiyetle iç edilecek) artık kendini yönetebilecek düzeye geldiğine kani olunduğunda siyasi bağımsızlığına kavuşacak, ekonomik bağımsızlığını ise asla elde edemeyecekti; son bölüm tabii ki yapılan anlaşmalara yansımıyordu, yansımayacaktı!

Mandacı da işte bu rezil ötesi durumu “çağdaşlaşmak”, “kendini yönetebilecek hale gelmek” hatta kimi haysiyet düşkünlerinin savunduğu üzere “İngilizce öğrenebilmek” adına Manda fikrine sarılan kişilere takılan sıfattı!

Mandacılık kavramı en çok Sivas Kongresi sırasında ele alınmış, “Himaye ve Manda” fikri, bu kongre sonrasında tüm gücüyle Kurtuluş Savaşı’na katılacak olan bazı aydınlar tarafından bile maalesef hararetle savunulacaktı!

Mandater olması arzu edilen ilk ülke ise Amerika Birleşik Devletleri’ydi! İngiltere diyenler de vardı ancak daha çok padişah ve çevresinde yer alanlardı… Tarihi bir belgeyle devam edelim:

Halide Edip Hanım tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya yazılan mektup, Manda fikrini anlatması açısından şahane bir örnektir!

“Elbette izzeti nefsimizden biraz fedakarlık edeceğiz!”

Kurtuluş Savaşı’nın “Onbaşı Halide”si, Sultanahmet mitinginde on binleri ayağa kaldıran, Amerikan Mandası’nın ise en ateşli taraftarlarından Halide Edip (Adıvar) Hanım, 10 Ağustos 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya uzun bir mektup gönderdi…

Tümünü buraya alamayacağım, “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne, Saygıdeğer Efendim” diye başladığı mektubunda Büyük Devrimciye, İngiltere ve Fransa’nın, Türkiye ile ilgili karanlık emellerinden uzun uzadıya söz ediyor, en iyi yolun ABD mandası olduğunu anlatıyordu! Bakın ne diyordu Halide Edip:

Filipin gibi vahşi bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye’yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.”

Mazisi bugünkü bilgilerle 7 bin yıl öncesine kadar uzanan, büyük imparatorluklara imza atmış Türk milletini Filipinler düzeyinde sorgulayan ve o “çağdaşlığı” öneren Halide Edip Hanım, bugün yaşasaydı, ne yazık ki adının önündeki sıfat “hizmetçi” olarak geçen Filipinler için nasıl bir açıklama yapardı acaba?!..

Burada da bitmiyordu Halide Edip Hanım’ın yürek acıtan mektubu, sonrası daha da acıydı:

Bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakarlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz!”

Halide Edip, kendisiyle birlikte aynı düşüncede olan kişilerin isimlerini de veriyor ve bir an önce bu kararın alınmasını istiyordu!

Mustafa Kemal’in, bu acıklı mektup üzerine, tam da Erzurum’dan Sivas’a gitme hazırlıkları yapılırken sorulan “Paşam Sivas’ta manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak” yorumuna verdiği yanıt ise şöyleydi:

Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar!

Büyük Devrimci, ardından tarihimizin gurur sayfalarına yazılan şu müthiş açıklamayı yapıyordu:

“Biz başarılı olacağız, buna şüphem yok. Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricalinin ileri gelenleri utanmak hissini duyabilecekler mi?.. Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hakimiyet hakkına, dışarda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi aşık olacaklar. Bu ne hayal ve ne gaflettir? Hayır Paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok; 

-Ya istiklal ya ölüm var…”

Mandacılık köprüleri otoyolları İngiliz mahkemelerine bağlamaktır!

Yüz küsur yıl sonraya, bugüne gelelim…

AKP’li Cumhurbaşkanı, “ekonomik kurtuluş savaşı” lafzını yine kullanırken, önceki yazımda belirttiğim gibi literatüre şu tanımı da ekledi:

Mandacı iktisatçılar!

Mandacının ne olduğunu gayet açık ve seçik biçimde yukarıda okudunuz. Şimdi bu anlatımın ışığında fikrimi yazabilirim artık:

-Mandacılık, otoyol, köprü, tünel, hastaneleri “geçiş ve hasta garantisiyle” dolar üzerinden yapıp, İngiliz tahkim mahkemelerine bağlamaktır!

-Mandacılık; Selin Sayek Böke’nin deyişiyle, talana engel olma iradesine karşı “O paraları yabancılar sizden söke söke alırlar” demektir!

-Mandacılık, 128 milyar doları buharlaştırmaktır!

-Mandacılık, başta tarım ürünleri olmak üzere üretimi durma noktasına getirmektir!

-Mandacılık, halkı açlık ve yoksulluğa terk edip yandaşlarını ve yabancı bankerleri karunlaştırmak demektir!

-Mandacılık halkın varını yoğunu, yabancılara ve yandaşlara özelleştirme adı altında peşkeş çekmek demektir!

Dileyen, istediği gibi uzatabilir…

 

Yazarlar

Kim acaba o mandacı?
Ümit Zileli