Evet, kadın olmak zor. Hem de her çağda, her coğrafyada...
Buna rağmen Türk kültüründe kadının yeri, birçok topluma göre tarih boyunca daha farklı olmuştur.
Türkler, eski dönemlerden itibaren kadını yalnızca aile içinde değil, toplum hayatında da önemli bir konumda görmüştür. Kadın ve erkek günlük yaşamda birlikte çalışmış, birlikte üretmiş, birlikte karar almış, gerektiğinde birlikte savaşmıştır.
Devlet yönetiminde bile hatunlar söz sahibi olmuş, elçiler kabul etmiş ve hükümdarlarla birlikte karar süreçlerine katılmıştır.
★★★
Aile de Türkler için çok değerlidir. Bu nedenle dilimizde aile bireylerinin neredeyse her biri için ayrı bir ad vardır.
Örneğin İngilizcede “uncle” kelimesi amca, dayı ve enişte için kullanılır. Aynı şekilde hala, teyze ve yenge için “aunt” kullanılır. Anneanne, babaanne ayrımı yoktur.
Türkçede ise her biri için ayrı kelimeler vardır.
Peki, böylesine güçlü aile ve kadın anlayışına sahip bir toplum nasıl oldu da bugün bu noktaya geldi?
Yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerle kurulan ilişkiler, göçler, savaşlar ve kültürel etkileşimler toplum yapımızı önemli ölçüde değiştirdi.
Özellikle İslam’ın kabulünden sonra, dinle birlikte Arap ve kısmen Fars kültürüne ait bazı gelenek ve toplumsal anlayışlar da zaman içinde Türk toplumuna taşındı.
Sonuçta, özünde Türk kültürüne ait olmayan bazı anlayışlar zamanla gelenek gibi kabul edildi.
Bugün çoğu kişi bunları dinin gereği zannetse de, aslında bunların önemli bir bölümü dinî hükümlerden çok tarih boyunca oluşmuş kültürel alışkanlıkların ürünüdür.
Bu nedenle din ile kültürü birbirinden ayırabilmek, kendi tarihimize ve kültürel köklerimize sahip çıkabilmek çok önemlidir.
★★★
Biz, uzun bir süredir yangının kendisini söndürmek yerine dumanının rengini tartışan bir toplum hâline geldik.
Bir toplumun öncelikleri, geleceğini belirler. Ne yazık ki toplum olarak önceliklerimizi uzun zamandır yanlış belirliyoruz.
Gerçek sorunlar büyürken, insanların yaşam tarzı ve inancı üzerine bitmeyen tartışmalarla oyalanıyoruz.
Bugün kadın cinayetleri ve çocuk istismarı haberleri gündemden düşmüyor. Kız çocukları eğitimden koparılarak erken yaşta evlendiriliyor. Kadınların çalışma hayatına katılması bile bazı çevrelerde hâlâ tartışma konusu yapılabiliyor.
Oysa asıl konuşmamız gereken bunlar.
Bir toplumun gerçek dindarlığı, kadınlarının ne kadar örtündüğüyle değil; ne kadar güvende olduğu, ne kadar eğitim aldığı, ne kadar özgür yaşayabildiği ve ne kadar adalet gördüğüyle ölçülmelidir.
Bir kız çocuğu okul sırası yerine gelinlik giymeye zorlanıyorsa...
Bir kadın, boşanmak istediği için öldürülüyorsa...
Bir anne, her gün “Acaba kızım bu akşam eve sağ salim dönebilecek mi?” korkusuyla yaşıyorsa...
Orada asıl problem insanların ne yediği, ne içtiği, ne giydiği değildir. Asıl problem, gerçek sorunların görmezden gelinmesidir.