İnsan ilişkileri o kadar karışık, o kadar ilginç ki. Her ilişki kendi içinde farklı. Onu oluşturan insanlar, koşullar, geçmişler, beklentiler, kırgınlıklar ve sevgiler birbirinden farklı.

Her insan ayrı bir dünya, ayrı bir hikâye...

Etrafıma baktığımda bir sürü ilişki görüyorum. Mutlu olanlar, mutsuz olduğu hâlde devam edenler, bitirmeye cesaret edemeyenler, bitirdiği için suçlananlar, aldatanlar, aldatılanlar...

★★★

Tabii uzaktan seyretmek başka, yaşamak başka.

Bu yüzden “Ben olsaydım asla böyle yapmazdım” dememeyi öğreneli çok oldu. Çünkü hayat bazen insanı hiç tahmin etmediği yerlere getiriyor. İnsanlar değişiyor, duygular değişiyor, ilişkiler farklılaşıyor...

Bence sevgilere ve aşklara duyulduğu kadar bitişlere de saygı duymak gerekir. Bir ilişkinin bitmesi her zaman birinin kötü olduğu anlamına gelmez.

Bazen sevgi biter. Bazen insanlar birbirinden uzaklaşır. Bazen yıllar önce birbiriyle çok anlaşan iki kişi, yıllar sonra artık aynı hayatı istemediğini fark eder... Elbette ayrılıklarda çoğu zaman taraflardan birinin kalbi daha fazla kırılır. Ancak sırf onun kalbi kırılmasın diye diğerini mutlu olmadığı bir hayatın içinde hapsetmek ne kadar doğrudur?

★★★

Uzun süredir mutsuz olduğu hâlde evliliğini sürdürenler var. Çocukları için devam edenler var. Alışkanlıktan, ekonomik nedenlerden, çevre baskısından ya da yalnız kalma korkusundan ayrılamayanlar var. Bu onların seçimi.

Ama ilişkiyi devam ettirmek istemeyen biri karşısındakine dürüstçe “Ben artık bu ilişkiyi istemiyorum” ya da “Başkasını seviyorum” diyebiliyorsa, karşı taraf ne kadar üzülürse üzülsün en azından yaşanan gerçektir.

Bence en hakikisi ve saygı duyulması gereken de budur. Çünkü kolay olan “-mış gibi” yapmaktır. Zor olan, sonuçlarına katlanacağını bile bile gerçeği söylemektir. Bunu yapabilmek yürek ister.

Karşınızdakini üzebilirsiniz, hatta belki kalbini paramparça edebilirsiniz ama ona kendi hayatıyla ilgili gerçeği bilme ve kendi kararını verme hakkını tanımış olursunuz. Çünkü gerçek bir mutluluk istiyorsak yaşadıklarımız da gerçek olmalı, sevgilerimiz de.

★★★

Seviyormuş gibi... Sadıkmış gibi... Mutluymuş gibi... Evliliğini sürdürüyormuş gibi yapıp aynı zamanda bir başkasına da yalan vaatlerle umut verip olmayacak bir geleceğe inandırarak hayatında tutanlar var. İşte benim asıl itirazım bunlara.

Çünkü onlar yalnızca kendilerini kandırmıyor, başka insanların hayatlarına da el koyuyorlar. Ben buna düpedüz şerefsizlik diyorum. Bir tarafta eşlerini idare ederken diğer tarafta sevgililerine istemedikleri bir evliliğin içinde mecburen kaldıklarını, eşlerini aslında sevmediklerini anlatıyorlar.

Karısına yıllardır dokunmadığını söyleyenler mi istersiniz... Dört yıllık ilişkisi ortaya çıkınca eşine, “Ben seni çok seviyorum, seni ruhen değil sadece bedenen aldattım”
diyenler mi...

Yalanın çeşidi çok. Ama özü aynı.

Kendi konforunu korumak için iki insanın da hayatını kullanmak.

Birini kaybetmek, diğerinden de vazgeçmek istemiyor. Evliliğinin sağladığı düzen devam etsin, dışarıdaki ilişkinin verdiği heyecan da sürsün istiyor.

★★★

Bir de toplumun erkeklere yıllardır sunduğu o meşhur mazeret var. “Erkek yaparsa elinin kiridir!”

Hayır, değildir!

Kadın ya da erkek fark etmez. Bir insanı yalanlarla kandırıp parasını almak, malına konmak nasıl sahtekârlıksa, birini gerçekleşmeyecek vaatlerle kandırıp yıllarını almak da aynı şekilde ahlaki bir sorundur.

Para geri kazanılabilir. Peki zaman?

Bir insana yıllarca “Bir gün birlikte olacağız” deyip o günü hiç getirmemek, onun başka bir hayat kurma ihtimalini elinden almak değil midir?

Eşine sadıkmış gibi davranıp gerçeği yıllarca ondan saklamak da onun hayatından çalmaktır. Çünkü aldattığı kişi kadar eşinin de yıllarını, seçimlerini ve başka bir hayat kurma ihtimalini elinden almaktadır.

Duyguların da bir değeri var. Zamanın da... Umutların da... Kimsenin hayatı başka birinin “elinin kiri” olmamalı.