Can Ataklı
7 Aralık 2020

Her Çinliye portakal satmaktan Çin’e beyaz eşya satma şovuna


CANIMI SIKAN ŞEYLER

Her Çinliye portakal satmaktan Çin’e beyaz eşya satma şovuna

Çin’e ziyarete gitmişti 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren ve çok etkilenmişti bu ülkeden.

Müthiş bir nüfus vardı.

Evren; bu heyecanla dedi ki, “Her Çinliye bir portakal satsak zengin oluruz.”

Picasso’nun eserlerine bakıp “Ne var bunda yani, ben de çizerim bu kadarını” dediği mantıkla, dönemin “çok akıllı” tarım bakanının yaptığı, “Çin’in nüfusu bir milyardan fazla, ticaret yapmak harika olur” hesabına güvenmişti.

Öyle ya; beş portakal yaklaşık bir kilo eder.

Bu durumda bir milyarı beşe bölersek 200 milyon kilo eder.

Kilosunu 2 liradan satsak eder sana 400 milyon lira.

O tarihte gerçekten büyük para.

Ama iki küçük sorun vardı.

Birincisi; Çin’e o yıllarda gıda malı satmak bürokrasi açısından son derece zordu.

İkincisi; Çin zaten dünya portakal üreticileri arasında ilk 5 ülke arasında, Türkiye’nin çok ilerisindeydi.

Her Çinliye bir portakal, 30 yıl öncesinde ülkeyi darbe ile ele geçiren Evren’in bilgisizlikten kaynaklanan bir çıkışıydı.

Oysa 2020’de saray iktidarı, dünyanın her ülkesine beyaz eşya satan hatta Türkiye’deki beyaz eşya üreticilerinin de neredeyse hepsinin altyapısını sağlayan Çin’e, beyaz eşya sattığını söylemeye kalktı.

Tarih 4 Kasım’ı gösterirken İstanbul Kazlıçeşme istasyonunda bir tören düzenlenmişti.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, Çin’e gidecek trenin hareket etmekte olduğunu “iftiharla” duyuruyordu.

Malum, Sirkeci-Üsküdar tren geçişi sayesinde Pekin-Londra tren hattı kesintisiz hale gelmişti, şimdi bundan artık Türkiye de yararlanacaktı.

Bakan Karaismailoğlu, “Çin’e ihracat trenini kaldırıyoruz” dedikten sonra şunları söylemişti; “İlk trenimizdeki 42 konteynerin içerisinde Çin’e beyaz eşya taşıması yapacağız. Trenimiz, 2 kıta, 2 deniz ve 5 ülke geçerek 12 günde yükünü Çin’e ulaştıracak.”

Tabii ki Türkiye’ye böyle büyük bir zaferi kazandıran “Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a da tüm Türkiye adına şükranlarını sunmayı da” ihmal etmedi.

O sırada Dışişleri Bakanı da şu tweeti atıyordu; “Türkiye’den Çin’e gidecek ilk ihracat treni bugün İstanbul’dan yola çıktı.”

Devletimiz bir bütün halinde bu büyük müjdeyi veriyordu Türk kamuoyuna.

Sonra bir kondüktör gibi trenin kalkma için işareti verdi, tren hareke etti… Bu sırada Marmaray seferleri de durdurulduğu için on binlerce İstanbullu istasyonlarda bekleşiyordu, Çin treni onları da selamlayarak süzüle süzüle yürümeye başladı.

Nereye kadar?

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası açıklamasına göre, tren Maltepe istasyonuna geldikten sonra üzerindeki pankartlar söküldü, buradaki yan hatta bir süre bekletilen tren, gerisin geriye döndü ve Halkalı’daki ana istasyonda park etti.

Niye?

Çünkü muhtemelen böyle bir ticaret yok.

Pandemi sırasında sıkıntı çeken halka akıllarınca bir mutlu haber verme şovu hazırlamışlardı.

Maksat hasıl olduktan sonra normale dönüldü kısacası.

ÇOK GÜLDÜM

Motor çalışmayınca içerdeki kavga açığa çıktı

Fırını, otomobili bile Türkiye’ye ilk kez getiren Erdoğan, yerli ve milli eserler listesine bir yenisini daha kazandırdı.

Artık yerli ve milli helikopter motoru da yapmaya başladık.

Her ne kadar daha önce yapılan ve “Yerli ve milli uçağımız göklerde” diye tanıtılan uçakları henüz gören yoksa bile sarayın beyanına, yandaş tetikçi takımın da sevinç gösterilerine inanmak durumundayız.

Sarayın adamları tarafından ilk yerli ve milli helikopter motoru olarak sunulan TEİ-TS1400’ün teslimi için bir tören düzenlendi.

AKP Genel Başkanı da törene Vahdettin Köşkü’nden canlı bağlantıyla katıldı.

Sonra sıra helikopter motorunun çalıştırılmasına geldi.

Motor bir türlü çalışmadı,

Erdoğan sabırsızlandı.

Sonra bir anda yerli ve milli helikopter motorunu yapan TEİ’nin Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit’in, “Töreni sabote etmek isteyenlere hakkımızı helal etmiyoruz” sözleri yansıdı ekranlara.

Motor çalışmıyordu. Akşit, Erdoğan karşısında mahcup duruma düşmüştü.

Ama “sabotajdan” söz etmesi de neyin nesiydi?

Bana göre durum çok açık.

İçerde bir çekişme veya paylaşım savaşı var.

Sonuçta helikopter yerli ve milli olsun olmasın çok para kazandıracak bir ürün.

Genel müdür neyin ne olduğunu biliyor tabii, bu nedenle anında bir “sabotaj” yapıldığını anladı.

Başka türlüsü gelmiyor aklıma.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Aşıya değil, bilim insanlarına güvenmek gerekir

Birkaç gündür hangi ülkenin aşısının daha iyi olduğu merak içinde tartışılıyor.

Saray iktidarının Çin aşısını seçmesi üzerine özellikle medyada, “Çin aşısı iyi değil, Rus aşısı daha iyi” veya “Çin nereden çıktı, adam gibi Alman aşısı neden alınmıyor?” türü tartışmalar yapılıyor.

Bu hararetli tartışmaları yapanların aşı ile ilgili bilgileri nedir bilemem tabii.

Ama bildiğim şu:

Sağlığımız önemli olduğu zaman aşıyı hangi ülkelin yaptığına bakmam bile.

Kulağım bilim insanlarında olur.

Hangi aşı daha iyiyse onun alınması yönünde kullanırım tercihimi.

İşte bence Türkiye’nin sorunu burada…

Kimin bu konuda otorite olduğunu bilemiyoruz.

Çünkü başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere, bu bakanlığa çalışan ve adına bilim insanı denilen herkes emir kulu gibi olmuş.

Kendi bilimsel değerlendirmeleri ne olursa olsun, Türkiye’nin yönetim sistemi, son kararı Erdoğan’ın vermesine göre programlanmış durumda.

Bu durumda aşının niteliği, yeterliliği, sürekliliği önemli değil, Erdoğan’ın hangisine karar vereceği önemli.

AKP Genel Başkanı şu anda dünyada hiçbir ülkenin sipariş vermediği Çin aşısını tercih etmiş.

O halde tartışmanın alemi yok, en iyi aşı Çin aşısıdır, nokta.

Yandaş tetikçiler aşı konusunu konuşurken pek tartışmıyorlar ama Erdoğan’ın seçtiği aşıyı olacağız, bu gerçek. Benim asıl merakım; bu aşıları hangi AKP’linin getirmesine karar verildi ve bu işten ne kadar kazanacak?

Merak işte.

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Şef kızdığına göre, tekel bayileri kapatılmalı

İki günlük hafta sonu sokağa çıkma yasağını bitirdik.

Nisandan beri yaşamamıştık, özlemişiz demeyeceğim tabii ama zamanında ipin ucu kaçırılmasa bugünü görmezdik.

Sokağa çıkma yasağı genellikle sakin geçti.

Bir kere gözlediğim kadarıyla güvenlik birimleri “vur deyince öldür” prensibini pek uygulamadı.

İki gün boyunca İstanbul’u bir baştan bir başa gidip gelme ve hatta esnaf sohbetlerinin de yer aldığı YouTube çekme şansım oldu. Geçtiğim yollarda bir iki nokta dışında durdurulmadım.

Çoğunun alışveriş ya da çok kısa bir hava alma turu yaptığı belli olan insanlara da dokunulmadı ki, zaten belli ana kavşaklar dışında ortalıkta çok polis de yoktu.

Vatandaşın yasağa uyduğunu söyleyebilirim bu iyi bir şey. Demek ki çoğunluk tehlikeyi kavradı.

Esnaf pek hoşnut değildi çünkü paket alışverişi fazla olmamış, millet genellikle bir gün önceden ihtiyacını alıp evine çekilmiş.

Bu arada Ankara’da polis “içki satan” esnafın peşine düşmüş.

Ankara polisi, sokağa çıkma yasağında çalışacaklar genelgesinde yer almamasına rağmen, içki de satan esnafı zorla kapattırmış.

Aslında çok anormal gelmedi bana.

Polis sarayın polisi…

Polisler muhtemelen “Bizim şef içkiden hazzetmiyor hatta elinden gelse tümden yasaklatacak. Biz de aynı zihniyetteyiz, o halde bunları kapattığımızda başımıza bir şey gelmez hatta takdir bile alırız” diye düşünmüşlerdir.

ÖNERİ

Akar, keşke masaya bu gazeteleri de koysaydı

Bir CHP milletvekilinin, tank-palet fabrikasının Katar’a satılmasını eleştirmesi üzerine iktidar kıyameti kopardı biliyorsunuz.

Kimse orduya dil uzatamazmış, ordumuza asla laf söyletmezlermiş, bu vatan hainliği imiş, bunun hesabı çok fena sorulacakmış, falan filan.

Yandan tetikçi takımı da günlerdir bu konunun üzerinde tepiniyor.

Amaç belli tabii…

Çok kötüye giden işlerin kamuoyunun gözünden uzak tutulması için bu tür şovlara ihtiyaç var.

Bu şovlardan biri için de AKP’li iş ve işçi temsilcileri görevlendirildi.

TOBB Başkanı, yanına iki işçi konfederasyonu ile bazı iş sahibi derneklerinin başkanlarını alarak Milli Savunma Bakanı’nı ziyaret etti.

Bakan da yanına kuvvet komutanlarını oturttu.

İş ve işçi dünyasının AKP’li temsilcileri, orduyu nasıl sevdiklerini, nasıl sahip çıktıklarını, nasıl önünde eğildiklerini anlattılar.

Milli Savunma Bakanı ile komutanlar, bu müthiş ilgi ve sevgiyi gözyaşlarını tutamayarak izlediler, teşekkürler ettiler.

Karşılıklı hamaset lafları edildi toplantının sonunda.

“Acaba?” diyorum, “bir gizli el toplantı sırasında iktidar henüz cemaatle iş birliği halindeyken, ordu yerle bir edilirken yayımlanan gazeteleri, aynı iş ve işçi temsilcilerinin o dönem söylediklerini masanın üzerine koysaydı ne olurdu?”

Normalde masadaki herkesin kıpkırmızı olması ve utançtan ne yapacaklarını bilememeleri gerekirdi değil mi?

Neyse öyle olmadı tabii… Menderes, “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” derken aslında bugünü anlatıyordu belki de.

Ordumuzun neredeyse yok edildiği günlerde neler yazmıyor, ekranlarda neler söylenmiyordu. Şimdi orduya ağıt düzenler o tarihlerde ağır hakaretler ediyordu. Buna örnek olarak yandaş tetikçi medya sadece Yeni Şafak’ın Kozmik Oda’ya girildiğinde attığı manşetlerden dört örnek sunuyorum.

Yazarlar

Her Çinliye portakal satmaktan Çin’e beyaz eşya satma şovuna
Can Ataklı