Halka ulaşamıyorum!

Yaşı uygun olanlar için ise hatırlatacağım.
★★★
Merhum Başbakanımız Bülent Ecevit!
12 Eylül’den sonra ısrarla inatla CHP’ye dönmemişti.
Eşi Rahşan Hanım’la beraber kendi yolunu çizmeye çalıştı.
Kalem satarak, dergi satarak kurdular DSP’yi.
Karı-koca, derviş gibi gezdiler Anadolu’yu...
Yanlarında birkaç eski dostları vardı sadece...
Koca CHP örgütünü bir yana koymuş, beyaz güvercini Anadolu’ya duyurmaya çalışıyorlardı.
(Bu arada Ecevit’in beyaz güvercini öyle tesadüfen bulunmuş bir logo değildir. 1965’te yazdığı ‘Ortanın Solu’ kitabının kapağı beyaz güvercindir. Yani şimdinin parti kuranları gibi, “Yap evladım bana bir logo” diye yola çıkmamıştı Ecevit. Beyaz Güvercin hem güçlü bir metafor hem de siyasi felsefesinin sembolü olmuştu.)
★★★
Neyse...
Bir lokma bir hırka kurdular DSP’yi.
Sonra ite kaka parlamentoya sokmayı başardılar.
3 vekille...
Olsun...
★★★
Gel zaman git zaman...
İktidar yolu açıldı...
Önce Anasol-D hükümetinde başbakan yardımcılığı...
Sonra başbakanlık...
15 Şubat 1999’da APO’yu getiren başbakan olarak tarihe geçti.
Kıbrıs Fatihi’nden sonra bir de APO Fatihi olarak anılmaya başlamıştı.
Beyefendi kişiliği... Dürüstlük anlayışı... Tecrübesi...
İşte gerçek devlet adamı dedirtiyordu.
Gücünün zirvesindeydi anlayacağınız.
★★★
Taa kii 17 Ağustos gecesine kadar...
★★★
O kabusu yaşayanlarımız hatırlar...
Marmara yerle bir olmuştu.
Yaşadığımız en büyük deprem felaketi başımıza geldi.
Gölcük-Yalova merkezli depremde binlerce insanımız enkaz altında kalmıştı.
Telefon hatları kesilmiş... Kızılay çökmüş... Devlet bırakın vatandaşını enkaz altından çıkarmayı nerde nasıl bir yıkım oldu onu bile öğrenebilecek durumda değildi.
Afet yönetimi tam anlamıyla sınıfta kalmıştı.
★★★
İşte tam o gün...
Yani depremin ertesi günü...
Enkazın altında yakınlarını arayan insanların umut içinde ne diyecek diye merakla ağzının içine baktığı isim Başbakan Ecevit’ti.
Arabayla Ankara’dan Yalova’ya geldi.
Valiyle bir araya geldi.
Manzaranın korkunçluğu onu da sarsmıştı.
Kameralar etrafına toplandı.
Düştüğü çaresizlik her halinden belliydi ama gazeteciler gene de ilk demecini bekliyorlardı.
Ecevit, “Hüsamettin’e ulaşamıyorum” dedi.
Evet... Başbakan, kendi yardımcısı Hüsamettin Özkan’a ulaşamamıştı.
Bu söz en az deprem kadar yıkım etkisi yarattı.
Yankılandı... Büyüdü, büyüdü, büyüdü...
★★★
O söz hiç unutulmadı...
“Hüsamettin’e ulaşamıyorum”
Sonrası malum...
Peşi sıra gelen ekonomik kriz...
Onun tetiklediği devlet krizi...
Yüzde 22 ile koltuğa oturan Ecevit’in yüzde 1’le hüzünlü bir jübile yapması...
Hep o söz akıllarda kaldı ama...
“Hüsamettin’e ulaşamıyorum...”
★★★
Marmaris’te ahaliye fırlatılan çayı görünce aklıma ‘o gün’ geldi.
Günlerdir durmayan bir yangın...
Bir türlü kalkmayan uçaklar...
Sönmeyen alevler...
Feryat eden halk....
İsyan eden yerel yöneticiler...
Ve...
Otobüsten atılan bir paket çay...
★★★
Kim akıl verdi... Kim istedi...
Tayyip Bey bu tuhaflığa neden uydu kimse bilmiyor...
Mehmet Metiner bile isyan etti: “Reis’e bu aklı kim veriyor?” dedi.
Ama bildiğimiz...
Bu felaket günlerinin unutulmayacak sahnesi bu oldu...
★★★
Ecevit... Büyük bir felaket anında, yardımcısı Hüsamettin’e ulaşamamıştı.
★★★
Daha yaraları sarılmamış, alev alev yanan Marmarisliye...
Uzaktan çay paketi fırlatan Erdoğan da...
Aslında, ‘Artık halka ulaşamıyorum’ der gibi oldu.