TBMM’de “Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” toplantı üstüne toplantı yapmaya devam ediyor.
Geride bıraktığımız haftada “seçilen” baro başkanları ve TBMM’nin eski başkanları dinlendi.
Ancak tam gaz devam eden toplantılar sırasında AKP’nin önemli isimlerinden biri, Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman’dan kritik bir çıkış geldi.
Komisyonun odağının kaydığını belirterek, “fonksiyon sapması yaşanıyor” dedi.
Hayatımıza eski bakan Nureddin Nebati’nin “epistemolojik kopuş”undan sonra yeni bir havalı kavram daha girdi: Fonksiyon sapması...
Ne kadar teknik, ne kadar steril bir ifade.
Sanki makine arıza vermiş, sanki bir vidanın yeri yanlış.
Halbuki söz konusu olan, bir ülkenin barış arayışı...
Yayman’a göre komisyonun görevi çok net: PKK’nın feshi ve silahların bırakılması için doğrulama mekanizmalarının işletilmesi.
Mesele toplumsallaştırılmamalı, siyasallaştırılmamalı; dar, teknik ve kontrollü kalmalı.
Tarım politikasından kayyum uygulamalarına kadar her şeyin konuşulması Yayman’a göre odağı dağıtıyor.
Peki ya demokrasi?
Demokrasi dediğimiz şey zaten “tam da bu sapma” değil mi?
Konu genişledikçe, farklı alanlara yayıldıkça, toplumsallaştıkça güçlenmiyor mu?
Eğer iş sadece fesih protokolünden ibaretse, o zaman şehit ailelerinden Meclis başkanlarına kadar farklı kesimlerin dinlemenin anlamı neydi?
O halde komisyona ne gerek vardı?
Bugün baroları, yarın sendikaları, ertesi gün belki akademisyenleri dinlemek...
Kalıcı çözüm dediğimiz şey, tam da bu çoğulluğun içinde filizlenmez mi?
Türkiye bu filmi daha önce gördü.
2009’daki Demokratik Açılım, 2013’teki Çözüm Süreci...
Hep konuşuldu, hep umutlanıldı, ama yarım kaldı.
Bir taraf “çok konuştuk, artık icraat” dedi; diğer taraf “konuşmadan olmaz.”
Şimdi yine aynı yerdeyiz.
Bir taraf “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” diyor, diğer taraf “Amerika’yı hiç keşfetmemiş gibiyiz” diye düşünüyor.
Bu ülke, demokrasiyi hep “fazla konuşmak” sanıyor, sonra da “boş laf” diye küçümsüyor. Oysa barış, işte o fazla gelen cümlelerin, o gereksiz görülen tartışmaların arasından doğuyor.
Toplumun beklentisi elbette somut adım. Ama o adımın basacağı zemin de önemli.
Zemin daraltılırsa, tökezlemeden adımı atmak imkansızlaşır.
Zemin genişletilirse, belki yavaş ilerler ama sağlam ilerler.
Kısacası: Komisyonun “fonksiyon sapması”, belki de demokrasinin en büyük şansıdır.
Kehanet değil, kiraz
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ekonomistlere kızdı.
“Sosyal bilimlerde ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ diye bir kavram var. Herkes kötümser senaryo üretirse kötü şeyler olur. Olmayacaksa bile olur” dedi.
Sonra ekledi. “Sosyal medyada sabah akşam karamsarlık yayanlar var. İdeolojik saplantıdan ya da farklı güç odaklarından besleniyorlar. Terör yapılarıyla da irtibatlı olabilirler.”
Bu sözler, bir yorumdan çok aba altından sopa gibi görünüyor.
Malum... “Dezenformasyon” kartı her daim iktidarın elinde.
İstenildiği zaman cepten rahatlıkta çıkartılabiliyor.
Daha önce de örneklerini bolca gördük.
2021’de KKM piyasaya sürülürken, o dönemin ekonomi politikalarını eleştiren onlarca ekonomist hakkında suç duyurusunda bulunuldu bu ülkede.
Haklarında adeta bir linç kampanyası yürütüldü.
Dün eleştiri suçtu, bugün ise o politikaların tasfiyesi bayram sebebi...
Ne tuhaf ki, bugünün siyasetçileri o günün karamsarları ile aynı noktaya gelmiş durumda.
Oysa karamsarlık geleceğe dair kötümser beklenti demektir.
Bizim yaşadığımız ise karamsarlık değil, bugünün çıplak gerçeği.
Ekonomiyi yönetenlerin kendileri söylüyor: Linkler koptu.
Epistemolojik kopuş çığrından çıktı. Ne kadar uğraşsak da rasyonel zemine dönemiyoruz.
Ama tabloyu dile getirenler “algı yaratmakla” suçlanıyor.
Oysa asıl algı, “her şey yolunda” diyerek anlatılan masallarda.
Mesela kiraz.
Bu yazın sembolü oldu.
Kilosu 700 lira.
Kiraz ülkesinde bu yaz sofraya kiraz koyamadık.
Sadece kirazla da sınırlı değil.
Sofraya koyamadıklarımız listesi kabarık: Peynir, zeytinyağı, et, hatta yumurta...
Bir zamanlar Anadolu’nun bereketini simgeleyen ürünler bugün lüks.
Ülkenin en temel gıdaları, orta sınıf için bile erişilemez hale geldi.
Türkiye, et yiyemeyen ülkeler listesinde başı çekiyor.
Maaşlar düşük, giderler dağ gibi.
Kuru ekmek ve makarna yeniden “kurtarıcı” ilan edildi.
Market arabaları dolmuyor, pazarda fileler yarım kalıyor.
Bütün bunlar yaşanırken, kötümser olmak mı suç?
Peki bu tabloda, yarın bir gün “karamsarsınız” diye önüne gelene dava açılır mı?
Bu ülkede daha gariplerini gördük.
Ama hakikati kimse değiştiremiyor: Kiraz 700 lira. Ve bu kehanet değil, gerçek.