Bir ülkede aynı anda kaç kriz yaşanabilir?
Belki daha doğru soru şu:
Aynı gün içinde kaç ayrı “olağanüstü” haber okursak, buna hala olağan diyebiliriz?
Sabah emekli maaşıyla başlıyor gündem.
“İktidar, en düşük emekli maaşını 20 bin TL’ye çıkaracak bir kanun teklifini Meclis’e sundu.”
Sadece kağıt üzerinde bir artış bu.
Yapmak “zorunda” olduğuna sadece “bin 62” liracık bir dokunuş.
20 bin lira, bugünün Türkiye’sinde ne bir eşik ne de bir güvence.
Sadece yoksulluğun yeni adı.
Daha bugünden açlık sınırının altında.
Bu rakamla kira, gıda, fatura derken ayın ortasını görmek bile zor.
Teklifi sunan AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler de bunun farkında.
“Yeterli midir? Elbette yeterli değildir ama ekonomimizin ve bütçemizin imkanları sonuna kadar burada zorlanmıştır” diyor.
Ama aynı gün Meclis’te emeklilerin yaşadığı yoksulluğun araştırılmasına dair öneriler hep alıştığımız o cümle eşliğinde, “AK Parti ve MHP oylarıyla” reddediliyor.
Yani sorun biliniyor ama konuşulması tercih edilmiyor.
★★★
Aynı gün adliyeden farklı haberler geliyor.
İstanbul Barosu davasından beraat kararı çıkıyor.
Baro Başkanı ve yönetim kurulu, Suriye’nin kuzeyine dair yaptıkları açıklamalar nedeniyle yargılanıyordu.
Mahkeme oybirliğiyle “suç yok” diyor.
Bu, savunma mesleği açısından önemli bir karar.
Ama hemen yanında başka dosyalar duruyor.
İzmir’de, kooperatif soruşturması kapsamında tutuklu yargılanan eski Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in tahliyesine savcılık itiraz ediyor.
CHP’li belediyelere yönelik bir başka davada, tutuklu belediye başkanlarının durumu yeniden değerlendiriliyor ama mahkeme “Tahliye yok” diyor.
★★★
Aynı gün, bir cümle düğümlüyor insanın boğazını.
“Evimizin nasıl bir yer olduğunu unuttum.”
Gezi davası tutuklusu Tayfun Kahraman’ın, hastane odasında eşine söylediği bu cümle...
Bir MS atağı, bir hastane yatağı, ama hala bitmeyen bir tutukluluk hali.
AYM kararları, sağlık raporları, vicdan çağrıları...
Hepsi var ama kapı hala kapalı.
Bazen kriz, rakam değil; tek bir cümle insanın içine oturuyor.
Sınırın ötesinde de tablo karışık.
Bir yanda Halep.
Göç, sokağa çıkma yasakları, çatışmalar ve nihayetinde kırılgan bir ateşkes.
“Neden şimdi?” sorusu yine cevapsız.
İnsanlar yer değiştirirken, sınırın bu tarafında tedirginlik sessizce büyüyor.
Diğer yanda sokak.
Eylemler, sloganlar, gözaltılar.
Bu çatışmaları protesto edenler Diyarbakır’da, İstanbul’da eylem yapıyor.
Bazı sloganlar gerekçe gösteriliyor, gözaltılar yaşanıyor.
İfade özgürlüğü her gün biraz daha dar bir alana sıkışıyor.
★★★
Ve dünya...
ABD Başkanı Donald Trump, yine sahnede.
Bir yandan Venezuela’ya yönelik yeni bir saldırı dalgasını “iş birliği oldu” diyerek iptal ettiğini söylüyor.
Bir yandan Grönlandlılara para teklif ederek ABD’ye katılmayı teşvik edeceğini açıklıyor.
En çarpıcısı ise şu sözleri:
Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.
Dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başkanı, hukuku kendi ahlakı ve aklıyla sınırladığını açıkça söylüyor.
Bir de İran var.
Ekonomik krizle başlayan protestolar büyüyor, sertleşiyor.
Kamu binaları yakılıyor, rejim sembolleri yıkılıyor.
İsfahan’da devlet televizyonu binası ateşe veriliyor.
İktidar, “Venezuela benzeri bir müdahale” korkusuyla hava sahasını kapatıyor,
hava savunma sistemlerini devreye alıyor.
İnternet kesik. Elektrik kesik.
Ülke, dünyayla bağlantısını koparıyor.
Kriz artık “karanlıkta” yaşanıyor.
★★★
Bir başka haber:
16 yaşında bir çocuk...
“Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarıyla iki ayrı davayla karşı karşıya.
Henüz reşit bile değil ama ağır suç tanımlarıyla muhatap.
Ve bütün bunlar...
Aynı gün yaşanıyor.
Aynı haber akışında.
Aynı ülkenin, aynı dünyanın gündemi.
Belki sorun, krizlerin çokluğu değil.
Belki asıl sorun, hepsine aynı anda alışmış olmamız.
Yoksulluk rakama, tutukluluk rutine, göç sayıya, karanlık ise “uzak bir ülke” haberine dönüşüyor.
Olan biten her şey haber oluyor ama çok azı içimize işliyor.
Bir ülkede aynı anda kaç kriz normaldir?
Bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Bu kadar krizi aynı anda yaşayıp da alışıyorsak, asıl kriz tam da
burada başlıyor.