Can Ataklı
31 Ağustos 2020

Bir savunma daha buldum


BUNU YAZMAK GEREK

Bir savunma daha buldum

Hakkımda açılan “cumhurbaşkanına hakaret davası” nedeniyle, savunmamda kullanacağım bazı cümleleri cuma günkü yazımda sizlere aktarmıştım.

Bu savunmada bizzat AKP Genel Başkanı’nın kendisine açılan bir hakaret davasında kullandığı “Eleştiri demokratik bir haktır” ifadesine yer vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından da örnekler göstermiştim.

Önceki gün İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, halen iddianamesi bile yazılmadan hapiste tutulan Müyesser Yıldız’ın açtığı hakaret davasındaki ifadesini buldum.

Önce davayı özetleyeyim.

Süleyman Soylu, Karadeniz’de yapılan operasyonlardan sonra yaptığı bir konuşmada, buradaki PKK kolunun tamamen imha edildiğini açıklamıştı.

Ancak bu açıklamadan iki gün sonra imha edildiği belirtilen grubun teröristleri iki askerimizi şehit etmişti.

Müyesser Yıldız da “Hani bitmişti?” diye sorunca öfkeye kapılan Süleyman Soylu, “Sen PKK sevicisisin” demişti.

İşte Müyesser Yıldız da bu hakarete karşılık “1 liralık manevi tazminat davası” açmıştı.

Şaşırtıcı ama Süleyman Soylu da tıpkı genel başkanı Erdoğan gibi “eleştiri hakkının çok geniş olduğuna sığınıyor” ve o da aynen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını emsal gösteriyor.

Bakan Soylu’yu savunan avukat Uğur Kızılca, savunma dilekçesinde bakın aynen şunları yazmış;

“Eleştiri övgü olmadığına göre, zorunlu olarak sert olacaktır. Kabul edilmelidir ki düşünce, düşünceyi açıklama özgürlüğü belli ölçülerde abartmayı hatta kışkırtmaya başvurmayı içerir. Yazı ya da yapılan bir konuşmada kullanılan deyimler, ‘polemik’ niteliğinde olsa da objektif bir açıklama ile desteklendiğinde bu ifadelerin asılsız ve kişisel saldırı olarak görülme imkanı bulunmamaktadır. Kaldı ki, davacı da kamuoyunda tanınan bilinen bir gazetecidir. Bu nedenle eleştirilere ve hatta ağır eleştirilere katlanma yükümlülüğü altındadır.”

Müthiş değil mi?

Kendini “devlet benim” diye tarif eden, sürekli öldürmekten, yok etmekten, ezmekten söz eden, herkese sopa sallayan, her eleştiriye vatan hainliği damgası vuran bu kişiye göre, meğer eleştiri aslında sert olacakmış.

Üstelik kamuoyunda bilinen bir kişinin her türlü eleştiriye katlanma yükümlülüğü varmış.

Vallahi harika, çok sevindim, savunmama bunları da aynen koyacağım.

YENİ ÖĞRENDİM

Meğer bir liralık dava açmak, haksız olduğunu kabullenmekmiş

Tazminat davaları iki türlü oluyor.

Biri maddi, diğeri manevi tazminat davası.

Maddi olan her alanda kullanılır.

Örneğin haksızlığa uğramışsınız, haksız yere işten atılmışsınız, bunun sonunda ciddi maddi kaybınız olmuş, o zaman maddi tazminat davası açarsınız.

Ya da biri size hakaret eder, itibarınızı zedeler, bu nedenle maddi kayba bile uğrarsınız, yine maddi tazminat davasında karar kılarsınız.

Bir de manevi tazminat var.

Burada size yapılan haksızlık sonucu herhangi bir maddi kaybınız yoktur, ama itibarınızın sarsılması, kişiliğinizin zedelenmesi sonucu ciddi hasara uğramışsınızdır.

Para istemezsiniz, davayı kazanarak size hakaret edeni bir nevi utandırırsınız.

Şimdi öğreniyoruz ki, manevi tazminat davası açmak aslında ayıp bir şeymiş.

Nereden mi öğrendim?

Müyesser Yıldız’ın açtığı 1 liralık davaya savunma gönderen Süleyman Soylu’dan.

Soylu, avukatının yazdığı savunmada diyor ki;

“Müvekkilim bir vatandaş olarak, bir bakan olarak bu durumu eleştirmiş ve cevap verme hakkını kullanmıştır. Müvekkilim, davacıyı sebepsiz yere eleştirmemiştir. Müvekkilimin eleştirisinin haklı, yerinde, düşünce ve açıklama hürriyeti kapsamında olmasına rağmen 1 TL’lik manevi tazminat davası açılması karşı tarafın haksızlığını ortaya çıkaran bir husustur.”

Ama daha bitmedi.

Soylu’nun avukatına göre manevi tazminat davası açmak aynı zamanda hakkın kötüye kullanılmasıymış ve Müyesser Yıldız bu nedenle ayrıca cezalandırılmalıymış.

Şöyle diyor avukat dilekçesinde;

“Manevi ıstıraba maruz kalındığı iddia olunarak, 1 TL’lik manevi tazminat davası açılması hakkın kötüye kullanılmasıdır. Özgürlükler ve haklar; kişilerin onur, şeref ve saygınlığını ihlal edecek şekilde kullanılamaz. ‘1 TL’lik’ tazminat talebiyle kötü niyetli bir mesaj verilmek istendiği, hatta hakaret ve küçük düşürme kastı ile hareket edildiği açıkça ortadadır. Arz edildiği üzere kötü niyet hukuk tarafından korunamaz, somut davamızda da korunmamalıdır. Bu nedenle tüm hukuksal haklarımızı saklı tutmakla birlikte yargı erkinin bu tür kötü niyetli çıkarlar için kullanılmaması için HMK 329/2 maddesi uyarınca davacının disiplin para cezası ile cezalandırılmasını arz ve talep ediyoruz.”

Ama bir açıdan sevindirici.

Çünkü 1 liralık tazminat davası, kaybedene maddi zarar vermez ama toplum içinde utandırır.

Demek o duygu hâlâ var ki, avukat ön tedbir almaya çalışıyor.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Tele1 avukatları ne olur gönül koymayın ama bana da böyle bir avukat lazım

Mahkemelerde savunma çok önemli.

Çok haklı olduğunuz bir davada bile yanlış veya eksik savunma yaparak davayı kaybedebilirsiniz.

Tabii bu tanımlama demokratik hukuk devletlerinde geçerli.

Bizde “her an her şey olabilir” yöntemi geçerli.

Baksanıza, hapisteki Müyesser Yıldız, henüz iddianamesi bile yazılmadan içeride tutuluyor.

Üstelik tahliye talebi “yargıyı etkileme ihtimali var” denilerek reddediliyor.

Bu nasıl iştir böyle?

Yargıyı etkilemeyi nasıl becerecek acaba Müyesser dostumuz?

Yani sonuçta böyle “tek adamlı” ülkelerde savunmanın çok iyi olmasının da önemi olmayabilir.

Ama yine de eğer Soylu’nun avukatı gibi bir avukatım olsa hiç korkmam.

Tele1’in avukatları gönül koymasınlar ama Soylu’nun avukatının kimliğini yazınca onlar da hak vereceklerdir mutlaka.

Bakan Soylu’nun avukatının adı Uğur Kızılca imiş.

Bu Uğur Kızılca, avukatlık yapıyor ama aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyesi.

Çok yönlü ve çok yetenekli olduğu anlaşılan Uğur Kızılca, bunların üstüne bir de Yüksek Hakim Kurulu üyesi.

Bugünün Türkiyesi’nde böyle bir avukatın dava kaybetmesi mümkün olabilir mi?

Hayır kaybeder tabii de kaybettiren hakime ne olur, vallahi onu ben de çok merak ediyorum.

Bİ SORALIM BAKALIM

Çav Bella işi n’oldu?

İzmir’de camilerden “Çav Bella” şarkısı çalınmıştı.

AKP ve yandaş yalakaları ayağa kalkmıştı.

Çükü bunu yapsa yapsa CHP’liler yapardı.

İçişleri Bakanı da duruma çok öfkelenmişti, sorumluların mutlaka ortaya çıkarılacağını açıklamıştı.

Ama aradan onca zaman geçti.

Camilerden müzik yayını yapanlar bir türlü bulunamadı.

Oysa teknoloji çok basit.

Merkezi sistemden yayın yapılıyor ama her cami, ezan vakti gelince hoparlörünü açıyor.

Yani merkezden yapılan yayın eğer hoparlörler kapalıysa asla yayınlanamaz.

Demek ki bu camilerde birileri hoparlörleri o saatte açmışlar.

Kim açmış olabilir?

İşte bunun cevabı belli ki iktidarı korkuttuğu için failleri bir türlü bulamıyor.

Tıpkı Gezi direnişi sırasında camiye ayakkabı ile giren, içki içen ve seks yapanların görüntüleri bile olduğu halde hâlâ açıklanamamaları gibi.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER

Demek ki bazı eleştiriler yerine gidiyor

Son günlerde Yunanistan ile ilgili yaşanılan sorun nedeniyle adeta bir demeçler sağanağına tutulduk.

Her görüşten ve her kesimden yetkili insanlar Yunanistan’ın ateşle oynadığını, Türkiye’nin sabrının taşması halinde bu ülkenin haritadan silineceğini anlatıyor.

Bu kervana öyle bir isim de katıldı ki, hem çok şaşırdım hem de çok sevindim.

“Demek ki” dedim kendi kendime, “ısrarlı eleştiriler bazı konularda çok katı olanları bile etkiliyor ve geri adım attırıyor.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı da Yunanistan’a ateş püskürmüş.

Akdeniz’de, Türkiye’ye düşmanca tavır alanlara haddini bildiren! Şentop ardından şöyle demiş; “Tabii Yunanistan’ın peşine takılan ülkelerin, daha önceki dönemlerde olduğu gibi şimdi de kısa bir zaman içerisinde hüsrana uğrayacaklarını biliyoruz. Çünkü Yunanistan haksız bir davanın, olmayacak bir işin peşinde, bir iddianın peşinde. Çok daha gerilere gidersek Yunanistan’ı pohpohlayarak 1920’lerde Anadolu’ya da gönderenler, ‘Arkandayız’ diyerek buralara gönderenler oldu ama kısa bir zaman içerisinde derslerini aldılar. Hep beraber derslerini aldılar.”

Çok şaşırdım ve sevindim bu sözlere, çünkü bu kişi “Keşke Kurtuluş Savaşı’nı Yunan kazansaydı” diyen bir meczubun
hayranıydı.

Bu meczup, “Atatürk’e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin” demişti.

Meclis’in AKP’li Başkanı, sanki bu vasiyeti yerine getiriyormuşçasına cenazeye en ön safta katılmış ve tabutu ilk omuzlayan olmuştu.

Ben de bu durumu kim bilir kaç kere dile getirdim ekranlardaki konuşmalarımda.

Ama anlaşılan bu eleştiriler yerini bulmuş ve Atatürk’ün makamında oturan bu kişi, “Bak Yunan, sonun yine Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi olur” türü cümleler sarf etmiş.

Eğer samimiyse gerçekten sevincim iki katına çıkacak, bilmiş olun.

Yazarlar

Bir savunma daha buldum
Can Ataklı