“Çok uzun bir sezon bitmişti, bir de o gün yoldan geldik, yorulmuşum. Sabah sekiz civarı kalktım. Baktım annem odasında yok, ya kahvaltıya ya denize gitmiştir diye düşündüm. Aşağıya indim, kahvaltı salonuna baktım annem yoktu. Sonra denize doğru gittim, orada bir ambulans gördüm içimden “Hay Allah! Biri fenalaşmış” dedim kendi kendime, bazen sahillerde hava sıcaklıklarından dolayı bu tür vakalar olur. Orada annemin olabileceği aklımın ucundan geçmiyor... Deniz kenarına baktım, annem yok. ‘Acaba kahvaltı salonunda göremedim mi?’ dedim kendi kendime, sonra denize girdim. Normalde sabahları denize girdiğim zaman çok uzun yüzerim, fakat o gün içim sıkıldı. On beş dakika olmadan denizden çıktım. Uzun uzun yüzemedim. Sonra tekrar yüzerim diye düşündüm. Çıktım... Şortumu değiştirdim. Otelden bir telefon, ‘İsmail Bey neredesiniz?’, ‘Sahildeyim’ dedim, ‘Bir resepsiyona...’ diye başladı, devamını getiremedi. ‘Ne oldu’ dedim. Ses bir tuhaftı ‘Ne oldu’ diye ısrar ettim. ‘Anneniz...’ dedi ve yine yarım kaldı. ‘Ne oldu? Anneme bir şey mi oldu’ dedim. ‘Evet çok kötü bir şey oldu’ dedi. O anda bir kâbus başladı...”
Gazeteci İsmail Küçükkaya “Bu dünyada bana en yakın insandı. Annemin gidişinden sonra anladım ki benim de en yakın insanım oymuş. Dostum, arkadaşım, sırdaşımmış. Şimdi derin bir boşluk ile karşı karşıyayım” diyor annesinin vefatı ardından. İsmail’i tanıyan biri olarak annesine ne kadar düşkün olduğunu biliyordum. Aslında tanımasanız da birçok yerde onları birlikte görebilir, yakınlıklarını, birbirlerine sevgilerini anlamakta zorlanmazdınız.
Herkesin annesi biriciktir elbette. Ancak Halise Küçükkaya’nın ölüm haberini aldığımda aklımdan direk şu cümle geçmişti: “Ah İsmail mahvolacak:”

Zaten kendisi de ‘Annem Sağ Olsun’ adlı kitabında şunu söylüyor: Bu acıyı herkes farklı yaşıyor, herkesin duyguları başka türlü ortaya çıkıyor. Benim için ağırdı, çünkü annem çoğunlukla benim yanımdaydı, onunla en çok ben vakit geçirmiştim (...) Her gün annemin eski mahallesine gittim. Onu tanıyan insanlarla buluşarak anılarımı tazeledim. Annemin, doğup büyüdüğümüz en eski mahalledeki komşuları ziyaret ettim. Çocukluğuma tanıklık eden bu insanlarla uzun uzun sohbet ettim. Ağlaya ağlaya dertleşirken, her seferinde kalbimi sızlatan acımı kabullenmek için daha derine indim. Bu yaşadığım, daha önce deneyimlediğim hiçbir acıya benzemiyordu, en derin, en gerçek acımdı...”
İsmail, acısını dibine kadar nasıl yaşadığını tüm samimiyetiyle anlatmış ‘saygı duruşu’ niteliğindeki kitabında.
“Hayatımda fark ettiğim en büyük değişim ise neşemin azalması oldu. Eskiden içimde daha fazla sevinç vardı, şimdi ise bir hüzün yer etmiş durumda. Bu hüzün kalıcı mı, zamanla geçer mi bilmiyorum” diyor.
Zaman her şeyin ilacıdır derler, en yakın zamanda neşesine kavuşmasını, annesinin ölümünün yarattığı boşluğun yerini gülümseten hatıralara bırakmasını diliyorum.
Politik Psikoloji çalışan Prof. Vamık Volkan’ın İsmail Küçükkaya’ya attığı mesajla bitireyim: “Çok üzülüyorsun biliyorum. Ama üzüntünü kucakla.”
Babam yağmur yağınca genelde fırında kalırdı benim de futbol oynamak için fırsatım olurdu
Bugün ‘Apolitik’ soruları CHP Ordu Milletvekili Seyit Torun yanıtladı.

- Güne başlarken bir ritüeliniz var mı?
Sabah genellikle 07.00-07.30 arasında kalkarım. Bu, hafta sonları bazen sekiz 08.30’u bulur. Eğer yürüyüşe çıkmazsam evde 15 dakika kültürfizik yaparım. Sabah kahvaltısını yapmadan genellikle evden çıkmam.
- En son hangi kitabı okudunuz?
Hector Garcia ve Francesc Miralles’in ‘Ikigai’sini okudum. Bir de Zülfü Livaneli’nin ‘Engereğin Gözü’.
- En son hangi filmi izlediniz?
‘Bir Cumhuriyet Şarkısı’ filmini izlerken gerçekten insanın duygulanmaması mümkün değil. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye’ye gelişine hitaben Atatürk tarafından Ahmet Adnan Saygun‘a verdiği talimatla bestelenen bir opera üzerine kurulmuş film, 1930 yıllarının kültür ve sanatını anlatan bir eser. Çok duygulanarak izledim, son yılların yapılmış en güzel Türk filmi.
- En sevdiğiniz ses ne sesi?
Volkan Konak, Edip Akbayram, Sezen Aksu, Ahmet Kaya’nın sesi. Bu sanatçılar hem sözün hem müziğin hakkını veren, duygularımızı en iyi şekilde ifade eden sanatçılar.
- En çok dinlediğiniz üç şarkı?
Edip Akbayram’dan ‘Karadeniz Karadeniz’, Musa Eroğlu’ndan ‘Mihriban’, İlker Akkaya’dan ‘Kurtuluş Yok Tek Başına’.
- Türkiye bir şarkı olsa hangisi olurdu?
‘Güzel Günler Göreceğiz’ ya da ‘Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor.’

- Aşka inanır mısınız?
Tabii ki inanırım. Aşk uzun bir yolculuk, bazen biter yeni bir yolculuk başlar bazen yol ayrımı olur devam eder.
- Kırmızı çizginiz nedir?
Yalan ve sahtekârlık.
- En sevdiğiniz yemek?
Karalahana çorbası, bizim yöreye özgü kapcuk fasulye, turşu gayganası.
- Asla yemem dediğiniz bir şey var mı?
Hiç yemek seçmem. Şunu yemem diyebileceğim bir yemek yok.
- Sizi ne heyecanlandırır?
Seçim sonuçları, Orduspor-Fenerbahçe maçları, paraşütle atlama, ralli gibi adrenalin yüklü sporlar.
- Yağmur mu güneş mi?
Yağmuru da severim güneşi de ama yağmuru biraz daha fazla severim. Çocukluğumdan gelen bir olay. Babam fırıncıydı, yağmur yağınca genelde fırında kalırdı. O zaman benim de futbol oynamak için fırsatım olurdu.
- Güz mü ilkbahar mı?
Her ikisi de aslında... Bütün mevsimleri severim, bütün mevsimlerin ayrı bir güzelliği vardır.
- İnsanlarda en sevmediğiniz üç hareket?
Kibirli olmak, görgüsüzlük, kendini olduğundan farklı göstermek.
- Geçmişe dönerek birine bir şey söyleme şansınız olsa kime ne söylersiniz?
Rahmetli babama “Söylediklerinde ne kadar haklısın” derdim.
- Size şu anda telefonsuz üç gün verseler ne yapardınız?
Uçsuz bucaksız bir ormanda göl kenarında kamp yapmak isterdim.
- Yeniden dünyaya geldiniz ve seçme şansınız var kim olmak isterdiniz?
Böyle bir şansım olsa Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lider olmak isterdim.
- Herhangi bir enstrüman çalar mısınız?
Maalesef ıslık bile çalamam ama bir enstrüman çalmayı çok isterdim.
- Kaç yaşına kadar yaşamayı dilersiniz?
Yaş olarak söyleyemem ama sağlıklı bir şekilde ölmek isterim. Kimsenin bakımına ihtiyaç duymadan ayakta ölmek isterim.