Can Ataklı
5 Eylül 2021

Yıllar sonra aynı yazı bir daha


HOŞUMA GİDEN ŞEYLER

Yıllar sonra aynı yazı bir daha

Yıllar önce birlikte çalışmıştık Fügen Ünal Şen’le.

Çok başarılı bir gazeteciydi, sonra kendi kendini emekli etti, ama yazı hayatına son vermedi.

2004 yılında “Kuytuda büyür hayat” isimli kitabı o zamanlar çok ilgi görmüştü.

Bu kitapta yer alan bir yazısı çok dikkat çekiciydi.

Taliban Afganistan’a hakim olmuştu, tıpkı bugünkü gibi.

İnsanlar diri diri yakılıyor, kafaları törenle kesiliyor, ölmeden gömülüyor, sıra sıra diziliyor ve başlarına kurşun sıkılıyordu.

Fügen Ünal Şen, Afganistan’a giden yine kendisi gibi gazeteci olan eşinin dönerken getirdiği “Burka’yı sadece bir dakikalığına giymiş” ve o kısacık sürede oluşan duygularını dile getirmişti.

2009 yılında Vatan gazetesinde yazarken “Burka” başlıklı bu yazıyı aynen alıp köşeme koymuştum.

O yıllarda hiç olmazsa Taliban’dan kaçma bahanesiyle ülkemize ne olduğu belirsiz yüz binlerce kişi gelmemişti.

Ama tehlike yakındı.

Burkalı kadınlar…

Mevcut iktidarın zihniyetine bakınca bu tehlikenin giderek büyüyeceği de görülüyordu.

İşte o yazıyı bu duygular içinde yayınlamıştım köşemde.

Ama bugün Taliban’a hayranlık duyanlar var ortalıkta ve bunu gizleme gereği duymuyorlar bile..

O yıllarda henüz “Atatürkçü olduklarını ileri sürüp Taliban’ın Atatürk gibi olduğunu, aynı Kurtuluş Savaşı’mız gibi bir antiemperyalist savaş verdiğini söyleyenler” de yoktu.

Yani şimdi durum çok daha vahim.

Bu nedenle Fügen Ünal Şen’in bir kadın duygusuyla kaleme aldığı “burka” yazısını tekrar sunmak istiyorum;

Amerika Afganistan’ı vurdu ya, gazeteci olan eşim günlerini, hatta aylarını orada geçirdi ve Türkiye’ye dönerken, bana armağan olarak mavi, ipekli bir “burka” getirdi.

Evet evet, Afganlı kadınların Taliban döneminde giymeye zorlandıkları burkadan söz ediyorum. Burkayı bavulundan çıkarıp bana uzatırken de “Bunu giydiğin an, armağanın benden değil, Atatürk’ten olduğunu anlayacaksın” dedi.

Burkayı ambalajından çıkarıp, bu acayip örtünün neresine kafamı sokacağımı araştırdım bir müddet. İşlemelerle yapışmış yarım santimlik pencerelerden oluşan kafesi gözlerimin önüne denk düşürmeye çalıştım.

Dünyayı görebilmek için!!!

Daha ilk saniyelerde kendi nefesimden tiksinmeye başlamıştım.

Soluk alıp vermek tam bir işkenceydi.

Ağzıma yapışan kumaş nefesimle ısınıyor, içerde gitgide ağırlaşan bir koku oluşuyordu.

Ellerim de felaket durumdaydı doğrusu. Hareket kabiliyetimi tümüyle kaybetmiştim.

Eşime, “Bunun omuz kısmı neresi?” diye sormuştum burkayı giymeye çabalarken.

O da, “Omuz olursa, burka olmaz. Önemli olan kadının, hiçbir hattının belli olmaması” demişti.

Burkayı giydim.

Aynanın karşısına geçtim ve kendimi aradım!

Yok olmuştum.

Gözlerim, yüzüm, mimiklerim, bakışım, hatta sesim yok olmuştu.

Ezilmiştim.

Küçülmüştüm.

Görüş alanım daralmıştı.

Görebildiğim dünya minik karelere bölünmüştü.

Kafamı çevirmek yetmiyor, vücudumu komple oynatırsam daha fazla bir şeyler görürüm zannediyordum.

Ama olmuyordu. Gözler 180 derece görür ya, benimkiler o an ancak 30 dereceye hakimdi.

Zannedersem bir dakika kalabildim burkanın içinde.

Bir ömür böyle yaşayanları anlayabilmek için, bir dakika zor dayandım, itiraf ediyorum.

Bir çırpıda çıkardım.

Ama o günlerde evime gelen tüm kadınlara burkayı giydirmeye karar verdim. Benim öğrendiğimin, yani “Atatürk’ün kadınlara en büyük armağanı”nın farkına daha iyi varabilsinler diye.

Çünkü ben, bir kadın için çarşafa bürünmenin ne demek olduğunu, ancak burkanın içinde bir dakika kaldığımda algılayabilmiştim.

Ne vakit karamsarlık dolsa içime, ATATÜRK’ü duyarım:

“Seyahatim esnasında köylerde değil, bilhassa kasabalarda ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif olarak kapattıklarını gördüm. Erkek arkadaşlar, bu bizim bencilliğimizin eseridir. Onlar da yüzlerini cihana gösterebilsinler ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şay yoktur” sözlerini.

Ansiklopedi karıştırıp hatırlarım Atatürk’ün bu sözlerinden sonra, Türk kadınının önce peçeyi, 25 Kasım 1925 Şapka Devrimi’nden sonra da çarşafı bıraktığını…

Gülümserim, sessiz şükranlarımla…

KOMİK

Bu adamlar kim biliyor musunuz?

Yukarıdaki yazıda Afganistan’da kadının içler acısı durumunu bir kadın gözüyle ve duygularıyla okudunuz.

Çok şükür Türkiye’de böyle bir durum yok.

Gerçi “biz de o yolun yolcusuyuz” endişesi taşıyan pek çok kişi var ama bana göre de o iş o kadar uzun boylu değil.

Buna karşı “kadının adı yok” algısının asla bitmemesi için de elden gelen yapılıyor.

İşte bu son örnek.

Fotoğrafta 7 kişi görüyorsunuz.

7’si de erkek.

Kadın Futbolu 2. ve 3. Lig Kulüpleri Derneği Yöneticileri

Hepsi bir derneğin kurucu üyeleri ve yöneticileri.

Derneğin adı mı ne?

“Kadın Futbolu 2. ve 3. Lig Kulüpleri Derneği.”

Başka bir şey yazmaya gerek var mı?

“Yok” diyorsunuz değil mi?

O halde nokta.

ÇOK GÜLDÜM

Kalaşnikov

Meşhur AK-47 nin babası Mihail Kalaşnikov bir toplantı için ABD’ye  ziyarete gitmiş, orada da ABD’nin meşhur piyade silahının mucidi M16’ların babası olarak bilinen Eugene Stoner ile tanıştırılmış, birbirleriyle icat ettikleri silahların iyi ve kötü yanlarını tartışmışlar, Eugene“ Benim silahım çok sağlamdır..” demiş, “Altı metre yukarıdan betona fırlatın, bana mısın demez, yine çalışır.. Bakın bu özelliği için tam 50 ye yakın tasarım değiştirdik..”

Kalaşnikov bunu duyunca “Biz Rusya’da işleri farklı çözeriz..” diyerek kahkahalarla gülmeye başlamış..

“Bizde tek şansın var, bir tek tasarım yaparsın.. Eğer işe yaramaz ise tasarımcıyı alıp altı metre yukarıdan betona fırlatırlar..!” (Gerçek bir hikayeye dayandığı söylenir)

Müze

Müzeye gittik, müze rehberi dev dinozor iskeletinin önünde durdu “Bu bir T-Rex iskeleti..” dedi, “Tam 65 milyon yıl ve üç haftalık..”

“Tamam da bu üç hafta nereden geliyor?..” diye sordum merakla.. “Bu kadar net nasıl saptanabiliyor?.. Karbon testi falan mı?..”

Adam “Beni işe alırlarken 65 milyon yaşında demişlerdi..” diye cevap verdi, “E ben de buraya başlayalı üç hafta olduğuna göre..!”

Satılık bombalı yelek

Teröristin biri çarşıda dükkanın birinin vitrininde gördüğü bombalı yeleği çok beğenmiş, desenine, fünye düzeneğine bayılmış, içeri girip heyecanla tezgahtara sormuş “Bu bombalı yelek kaça?..” diye..

“Üzerindeki patlayıcıları ile beraber beş yüz dolar..” demiş tezgahtar..

“Mmm..Dört yüz elli olmaz mı?..”

“Özür dilerim efendim” diye cevap vermiş tezgahtar, “Teröristlerle pazarlık yapmıyoruz..!”

Son arzun nedir?..

Taliban ile bir ABD askeri, dağlarda üçüncü bir terörist gurubun eline düşmüşler, çete lideri Amerikalı askere “Son arzun nedir?..” diye sormuş..

“Son bir kez Güzel Amerika şarkısını çalabilir misiniz?..” diye cevap vermiş Amerikalı..

Çete lideri bu sefer Taliban’a dönmüş “Sen de söyle” demiş, “Senin son arzun nedir?..”

“Tamam” demiş Taliban yutkunarak, “Güzel Amerika şarkısını çalmadan önce beni vurabilir misiniz?..”

Yazarlar

Yıllar sonra aynı yazı bir daha
Can Ataklı