Bilhassa son günlerde bu konuya çok taktım...

Yüksek eğitim görmüş pek çok devlet adamı nasıl oluyor da sorunları müzakere masasında çözmek yerine:
Savaş meydanlarında çözmeyi tercih ediyor:

Aklım almıyor...

Eşref Kolçak, Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Ediz Hun, Cüneyt Arkın, İzzet Günay, Orhan Günşiray gibi dönemin dev aktörelerinin rollerinde tecessüm eden “iyi insan” karakteri:

Beni ve benim gibileri öylesine çok etkilemiş ki:

İlk gençliğimdeki romantikliğim belli ki halen devam ediyor...

Ne yazık ki günümüzde:

Ünlü değilseniz...

Ve...

Çok para da kazanamamışsanız:

Ne kadar değerli olursanız olun:

“Önemsiz biri” olarak...

Vicdanınızla...

Hak verme duygunuzun yüceliğiyle...

Yani yüksek adalet duygunuzla:

Güçsüz ama mağdur olanlara acıyan bir salak olarak görülüyorsunuz...

Tarzan da beni en çok etkileyen roman kahramanlarından biriydi...

İlk izlediğim Tarzan ise:

Usta aktör Lex Barker idi...

(İlk Tarzan ve dünya yüzme şampiyonu Johnny Weissmuller’i de izledim ama çok sonra...).

Filmi izledikten sonra, bahçemizdeki ağaçlar arasında daldan dala atlamayı hayal edip gitmiştim evimize...

İki bahçemiz vardı...

Birinin kotu diğerinden bir metre kadar daha yüksekte olduğu için ona:

“Yukarı bahçe” diyorduk...

Ceviz, kayısı, iğde ve incir ağaçları yukarı bahçedeydi...

Eve gittim...

Yukarı bahçeye çıktım...

Allah kahretsin...

Sarmaşıklar yoktu...

Olsun...

Ben yine de Tarzan’ı çok sevmiştim...

İngiliz bir Lord ve Lady’nin oğluydu...

Annesiyle babasının da içinde bulunduğu gemi, isyancılar tarafından

kaçırılıp, Afrika sahillerinde ıssız bir bölgeye bırakıldığında:

Henüz bebekti...

Bir maymun türünün üyeleri yetiştirmişti asil soylu bebeği...

Yamyamlar ve kötü insanlar arasında büyüdüğü halde onlara benzememiş...

Yani toplum onu bozamamış...

Gücünü iyiler ve mağdurlar için kullanmıştı...

İlerleyen yıllarda, ki bilhassa sosyoloji okumaya başladığımda...

İnsanın karakterindeki gelişmelerde:

Genetik yapının (Ki henüz genetikten haberim bile yoktu ama biz bunu “kanında var” diyerek tanımlardık) çok önemli olduğunu öğrenmiştim...

Tarzan bugün maymunların elinde büyüseydi yine:

Mağdurların yanında mı yer alırdı?..

Yoksa...

Bir canavara mı dönüşürdü?” sorusuna cevap veremem...

ANALiST YETiŞTiREMEMiŞiZ...

Eskiler, “et tekrarı ahsen velevkane yüz seksen” derlerdi...

Yani:

“Tekrar güzeldir hatta yüz seksen kere bile olsa...”.

Pek çok maharet tekrarla kazanılabiliyor...

Bilhassa askeri alanlarda yapılan tatbikatların amacı, tekrarlarla daha iyi öğrenmek...

Ve...

Elde edilen bilgi ve deneyimi adeta “alışkanlık” haline getirmektir...

Bu konuyu anlatan pek çok film çevrilmiştir...

Gözleri görmeyen biri kişi çalışmalar ve tekrarlarla öylesine başarılı alışkanlıklar kazanır ki...

Gören gözlerin isabet ettiremeyeceği hedefleri vurur...

Körfez Savaşı sırasında ABD ordusunda görevli analist Teğmen Riely:

Radarda kendi savaş gemisinin uçaklarına birebir benzemesine...

Ve...

Ekibin pek çoğunun “bizim uçağımız” demesine rağmen...

Bir uçağın füzeyle vurulmasını emretti...

Sonuç:

Teğmen, kendi uçak gemilerinin vurulmasını önlemişti...

Çünkü...

“Vurun” dediği uçak Irak ordusuna aitti...

ABD, SİHA’larımızdan birini vurduğunda anladım ki:

Ordumuzda ya:

Üstlerine doğru bilgi vermeyen bazı askerler var...

Ya da:

Bu konularda başarılı analist yetiştirememişiz...

VER ŞU HARİTAYI

Kadının biri kumsalda yürürken ayağı kumun içinde eski bir lambaya takıldı...

Kadın lambayı kumların içinden çıkarınca lamba patladı, içinden cin çıktı...

“Evet ben bildiğin cinim ve benden bir şey dilemeye hakkın var ama çok iyi düşün, benden sadece bir tek şey dileyebilirsin...”.

Kadın çantasından bir harita çıkardı cinin önüne serdi...

“Bu haritadaki ülkeleri görüyor musun, hepsinde savaş var ve her gün yüz binlerce insan ölüyor, benim de yüreğim kan ağlıyor, lütfen bitir bu savaşları...”

Cin “Deli misin be kadın” dedi öfkeyle ve haritayı işaret etti; “bu ülkeler binlerce yıldır birbirleriyle savaşıyorlar... Tamam işimde başarılıyım ama o kadar da değil... Bunu yapabileceğimi zannetmiyorum, en iyisi mi sen benden başka bir şey dile...”.

Kadın birkaç dakika düşündükten sonra:

“Her ne kadar kendim sıkıntısını çekmiyorsam da” deyip devam etti: “milyonlarca vatandaşım enflasyon altında eziliyor herkes perişan ve ben çok üzülüyorum lütfen şu enflasyonu %5’e indir”

Cin kafasını kaşıdı, biraz düşündü:

“öööffff be kadın öööfff” dedikten sonra “uzat şu kahrolasıca haritayı” diye söylendi...

DÜNÜN TWEETİ

Tunaboylu Osman

@Osman_Tunaboylu

Albert Einstein’a sormuşlar:

 “Dünyada yaşam nasıldır?”

“Üst sınıf yaşar, orta sınıf şikayet eder, alt sınıf ise şükreder.”

“Ya inanç durumu?”

 “Üst sınıf paraya, orta sınıf lidere, alt sınıf da Tanrıya tapar” demiş.

Gökten üç elma düşmüş.... :)

ZARAFET ZAFİYET MİDİR?

Canlarım...

Az gelişmiş ülkelerde kamuoyu yoktur...

İnsan yığınları vardır...

Onların ise akıllarına:

Hesap sormak gelmez...

Az gelişmiş ülkelerde şeffaflık ve zarafet:

Zafiyet olarak algılanır...

Doğruyu söylemek ise:

“Aptallıktır...”.

Yanlış yaptığını itiraf edene:

“Salak, saftirik” gözüyle bakılır...

Sözümün özü canlarım...

Az gelişmiş ülkelerde insanî değerler:

Önemsizdir...

Neden mi?..

İnsanî değerler seçimi kazanmaya değil, seçimi kaybetmeye sebep olacağı için elbette...

Çünkü...

Az gelişmiş ülkelerin seçmen çoğunluğu doğru söyleyen politikacıyı değil...

Kendisini:

Allah ve kutsal kitapla aldatan politikacıyı tercih eder...

MERHAMETLİ MİLLET

Nasrettin Hoca köy kadınlarına vaaz veriyordu...

Vaazın bir yerinde:

“Hazreti İsa göğün dördüncü katında......” dediği sırada kadının biri atıldı:

“Vah vah vah” deyip devam etti: “Hazreti İsa efendimiz orada ne yer ne içer...“.

“Be hey kadın!” diye gürledi Hoca; “şunca zamandır şu köydeyim bugüne kadar bir kere bile olsun benim ne yediğimi ne içtiğimi sordun mu ki Allah’ın peygamberinin ne yiyip ne içtiğini merak edersin...”.

Bizim Türk Müslümanları işte o kadın gibi iyiliksever...

Kendi halkının yarısına yakını aç...

Ama onlar:

Filistin’deki açları ve ülkedeki mültecileri düşünüyorlar...