Hüsnü Mahalli
20 Ocak 2021

Koronalı ülke


Yaklaşık bir yıldır korona ile uğraşıyoruz.

Herkes perişan.

Yaklaşık on yıldır AKP iktidarının iç ve dış politika kavgalarıyla cebelleşiyoruz.

Özellikle de 17/25 Aralık 2013’te FETÖ’cülerle başlayan kavgadan sonra.

Özellikle Haziran 2015 seçimlerinden sonra yapılan ve 43 gün süren ‘istikşafi görüşmeler’den ve sonrasında gelişen IŞİD’ci terör saldırılarından sonra.

Özellikle 7 Kasım 2015’ten on gün sonra düşürülen Rus uçağı olayından sonra.

Özellikle 15 Temmuz 2016 FETÖ’cü darbe girişiminden sonra.

Özellikle mühürsüz oy pusula ve zarflarıyla yapılan 16 Nisan 2017 referandumuyla başkanlık sistemine geçildikten sonra.

Özellikle AKP’nin MHP ile ittifak kurmasından sonra.

Muhalefet tüm bunları ya kavrayamadı ya çaresizdi ya da bizim bilmediğimiz hesapları vardı.

Geldiğimiz nokta ortada:

FECÂAT.

İktidar; dışarıda dinsel-milliyetçi söylemle HERKESLE kavga ederken içeride kendisine karşı olan HERKESİ vatan haini, terörist, ajan ve işbirlikçi olmakla suçluyor.

Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve bir zamanlar Erdoğan’ın yananda bulunan ama şimdi vicdanının sesine kulak vermeye başlayan gazeteciler.

İki sözcükle: KORKUNÇ ve ÜRKÜTÜCÜ.

Mafya ve mafya yöntemlerine özenen tiplerle herkese saldırmak moda oldu.

Başta CHP lideri Kılıçdaroğlu olmak diğer partilerin vekil ve yöneticilerini, gazetecileri ve aydınları hedef alan saldırıların bir tek anlamı var:

Herkesi korkutmak, sindirmek ve susturmak.

Anlaşılan iktidar; gözaltılar, uzun süreli tutuklamalar ve hapis cezalarıyla yetinmeyecek.

AKP bu anlayış ve uygulamalarından vazgeçecek gibi görünmüyor. Her zaman vurguladığım gibi AKP ve ortağı MHP gerginlik ve kavgadan besleniyor.

Dışardaki kavgalar içerdeki gerginliklerin malzemesidir.

Neyse ki; muhalefet partileri artık dış politikadan hiç söz etmiyor.

Belki de iktidarın hışmından korktuğu için.

Suriye, Libya, Irak’taki durumlarla Doğu Akdeniz, Ege, AB ve ABD ile ilişkileriler muhalefetin gündeminde değil. İçerdeki gündemi de İktidar belirliyor. Muhalefet bu gündemin peşinde koşturup duruyor.

Elbette işsizlik, yoksulluk, pahalılık, zor yaşam koşulları çok önemli ama iktidarın ülkeye ve topluma dayattığı çok ama çok daha tehlikeli planları var. Örneğin tarikatların ülkeyi ve toplumu ele geçirme çabası.

Örneğin Milli Eğitim’in durumu.

Muhalefet ya bunları görmüyor ya da tehlikesini kavrayamıyor.

İktidar hemen hemen her hafta bir konuda ve farklı bir alanda çok önemli kararlar alıp uyguluyor ama muhalefet bir iki gün tepki gösteriyor sonra konu unutulup gidiyor.

Yüzlerce örnek var ama en son ordunun silahlarının MİT ve emniyet tarafından kullanılması konusu.

Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrenci ve hocalarına sahip çıkanların sayısı giderek azalıyor. Korona yasakları kendi başına çetrefilli bir hikaye.

Barolara seçimli kongre yasak ama binlerce kişinin katıldığı AKP toplantıları serbest. Görüntülere bakılırsa bu ve benzeri toplantılara katıların birçoğunda maske yok ve bazıları da 65 yaş üstü.

Hesap sormak kimin haddine.

Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir uygulama yok ama iktidarın bu yasaklardan vazgeçme niyeti de yok.

Eziyet etmek ya da insanların sinirimi bozmak iktidarın huyu haline gelmiş durumda.

Nasıl olsa sesini çıkaran yok.

Ne demişler: Ağlamayana mama yok.

Sesini çıkarmayanlara özgürlük hiç yok.

Bir zamanların en popüler sloganı:

“Genel grev hakkımız, söke söke alırız”.

Yani mücadeleyle.

Belki de bu nedenle 12 Eylül faşist darbenin hedefinde öncelikli olarak sendikalar vardı.

Örgütlü işçiler, memurlar, emekliler, sanatçılar, gazeteciler ve bilinçli insanlar. Hakkını arayabilecek akıllı, güçlü ve birlikte mücadeleye inanan bireyler.

İktidarların her yerde ve her zaman en çok korktuğu ve her yola başvurarak sindirmeye çalıştığı bireyler.

Muhalefet partilerine düşen görev bu bireyleri toplamaktır, örgütlemektir ve onlara umut vermektir.

Geç kalmadan.

İktidar her şeyi ve her yeri perişan etmeden.

Görmek için teleskopa gerek yok.

Yazarlar

Koronalı ülke
Hüsnü Mahalli