Rakamlarla anlatılan Türkiye ile sokakta yaşanan Türkiye aynı ülke değil.
Hani sürekli “ekonomik göstergeler iyileşiyor” deniyor ya...
Renkli grafikler, parlayan tablolar paylaşılıyor...
Büyüme var deniyor, dengelenme var deniyor, sabır isteniyor.
Eğip bükmeden yazalım.
Dün gazeteniz Korkusuz yazdı:
Bu ülkede 66 yaşındaki bir emekliyi “yoksulluk” öldürdü.
Kirasını ödeyemediği için evden atılmıştı.
Hava soğuktu.
Bir tamircinin önünde terk edilmiş hurda bir araç gördü.
Isınmak için içine girdi.
Araç bir anda alev aldı, öldü.
Kimliği anca 10 gün sonra tespit edilebildi.
★★★
Milyarlarca liralık vergi borçları tek kalemde silinirken, çalışmış, alın teri dökmüş, ömrünü bu ülkeye vermiş bir emekli sokakta, hurda bir araçta ölüme terk edildi.
Bu tür acı ölümler sonrasında sosyal medyada paylaşım rekorları kıran Albert Camus’nün meşhur bir sözü vardır.
“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.”
Ama bence bu da yetmez.
Asıl ülkeyi tanımak için insanların nasıl “yaşadığına” bakmak lazım.
Ya da bugün Türkiye’de olduğu gibi, nasıl yaşayamadığına...
Türkiye günlerdir büyük bir rakam gibi görünsün diye bin 62 liralık artışla yuvarlanan 20 bin lirayı konuşuyor.
En düşük emekli aylığı, TBMM’den geçerse bu rakam olacak.
Muhalefet “Bu maaşla geçinmek mümkün değil” diyor, iktidar “Bütçenin imkanları bu kadar” diye yanıt veriyor.
Bir yandan CHP emekliler için Meclis’te nöbet tutuyor; “Bu mesele çözülene kadar buradayız” deniliyor.
Peki, karşılığında ne duyuyoruz?
AK Parti Grup Başkanvekili Bahadır Yenişehirlioğlu sinirleniyor.
“Şov yapmayın” diye sesleniyor muhalefet sıralarına.
Sonra tartışmanın yönü bir anda değişiyor.
Yeni bir başlık açılıyor: SGK borçları.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, daha önce de duyduğumuz bir söylemi yeniden devreye sokuyor.
CHP’li belediyelerin Sosyal Güvenlik Kurumu’na borcu olduğunu hatırlatıyor.
“Emekliye zam verilemiyorsa sebebi bu” diyor.
“Meclis’te nöbet tutacağınıza, SGK borçlarını ödemeyen belediye başkanlarınızdan hesap sorun” diye ekliyor.
★★★
Ama emekli için bütün bu başlıkların tek bir karşılığı var:
Ay sonu gelmiyor.
Kira ödenemiyor.
Isınmak lüks.
Market, hesap makinesiyle gezilen bir yer.
Ve bazen...
Kağıthane’de olduğu gibi, kirasını ödeyemediği için evden çıkarılan bir emekli,
soğuktan korunmak için girdiği bir arabada hayatını kaybediyor.
İşte o noktada mesele hesap olmaktan çıkıyor.
Meclis de, SGK borcu da, “şov” tartışması da anlamını yitiriyor.
Çünkü bir ülkede insanlar, çalışıp didinip emekli olduktan sonra hurda bir arabada ölüyorsa, orada sorun emeklilerde değil.
Orada sistemde bir sorun vardır.
Ve o sistem çalışmıyordur.
Emekli bugün bu ülkede sadece düşük maaş alan biri değil.
Emekli, devletin vicdan göstergesidir.
Ve o gösterge uzun zamandır alarm veriyor.
Binalar büyüyor, adalet küçülüyor
İstanbul Anadolu Adliyesi...
Sekiz blok, 360 bin metrekare kapalı alan.
Dünyanın en büyük adliyesi diye anlatılıyor.
İktidarın övünmeyi sevdiği türden bir “rekor”.
Ama bu devasa yapının içinde, adaletin tam kalbinde bir silah patladı.
Bir savcı, meslektaşı olan bir kadın hakime ateş etti.
Bu cümleyi yazarken bile insan durup tekrar okuyor.
Yanlış mı anladım diye.
Ama hayır.
Savcı, adliye binasında, kadın bir hakimi vurmaya kalktı!
Araya eski bir hükümlü olan çaycı girmese bugün belki bambaşka bir cümle kuruyor olacaktık.
Kadına yönelik şiddetin ulaştığı yer işte tam da burası.
Daha da sarsıcı olan şu: Silahı çeken savcı, 2022–2024 yılları arasında “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Bürosu”nda görev yapmıştı.
Yani iki yıl boyunca şiddet gören kadınları dinleyen, şikayetlerini alan, aile içi şiddet, kadın cinayeti, istismar dosyalarıyla uğraşan bir isimdi.
Devlet adına, kadınları korumakla görevliydi.
Ve sonra...
Bir kadını, hem de bir kadın hakimi, öldürmeye teşebbüs etti.
İnsan ister istemez şunu soruyor:
Bu nasıl mümkün olabilir?
Cevap şu: Sorun bina değil.
Sorun metrekare değil.
Sorun “en büyük adliye” olmak değil.
Sorun, adaletin içinin boşaltılması.
Yıllardır kadına yönelik şiddetle ilgili hep aynı cümleler kuruluyor.
“En ağır cezalar verilecek.”
“Kadınlar devletimize emanet.”
“Şiddete sıfır tolerans.”
Ama sonuç ortada.
Kadınlar evlerinde öldürülüyor.
Sokakta öldürülüyor.
TBMM binası içinde öldürülüyor.
Ve artık adliye koridorlarında, meslektaşları tarafından vuruluyor.
Bu bir münferit olay değil.
Bu, sistemin geldiği yerin fotoğrafı.