Can Ataklı
4 Eylül 2020

Gazeteciliğin en karanlık günleri


ANALİZ

Gazeteciliğin en karanlık günleri

RTÜK, 1994 yılında kurulduğunda medya dünyası aslında çok karşı değildi.

Özel televizyonların alıp başını gitmesi, ancak bu süreçte kimi ahlaki kurallara pek uyulmaması küçük de olsa tepki yaratıyordu.

RTÜK’ün düzenleyici bir kuruluş olarak televizyon yayınlarında kaliteyi artıracağı bile düşünülüyordu.

Üyelerini Meclis’teki siyasi partiler seçiyordu, her görüşten insan bu kurulda olacaktı.

Ancak kısa sürede RTÜK’ün “makul bir düzenleyici” kuruluş değil, iktidar gücünü elinde tutanların kılıcı gibi yasakçı bir anlayışla yönetilmeye başlandığı ortaya çıktı.

RTÜK, cezalarıyla anılmaya başlanmıştı.

Bir baktık ki; RTÜK sopasını elinde sallayanlar, beğenmedikleri kanallara “karartma cezası” veriyor.

Bu da çok uzun ömürlü olmadı.

Özellikle bir program nedeniyle yayının tümüyle karartılmasının çok yanlış olduğu, demokrasi ve özgürlüklere aykırı bir durum yaratıldığı görüldü ve bundan vazgeçildi.

Geçen yıllarda RTÜK elbette çok tartışıldı ama AKP’nin iktidara gelmesine kadar çok da önemli bir tartışma yaşanmadı.

AKP ile her şey değişti.

Medyanın gücünü çok iyi bilen AKP kurmayları, örneğin 2003 yılında Star TV’yi tam bir ay “tamamen” kapattı.

Ceza hemen uygulandı, AKP iktidarının baskısı ile ceza bitene kadar hiçbir mahkemeye nefes aldırılmadı, taa ki ceza bitti, mahkemeler de nihayet çalıştı ve Star TV’ye verilen kapama cezasının yasalara ve hukuka aykırı olduğuna karar verildi, ama iş işten geçmişti.

2010’dan itibaren AKP, devletin tüm erkini tamamen ele geçirdikten sonra RTÜK tam anlamıyla iktidarın kılıcına dönüştü.

Biraz muhalefet yapan kanallara cezalar yağmaya başladı, özellikle küçük bütçeli kanallar para cezası ile hizaya getirilmeye çalışıldı.

Şimdi geldiğimiz nokta ise artık “gazeteciliğin en kara günleri” olarak nitelenebilir.

RTÜK, bu yeni dönemde kendi yasasına veya yönetmeliklerine göre hareket etmiyor.

İktidar tarafından RTÜK’e konan kişiler, tamamen kendi siyasi fikirleri ve daha da önemlisi dini inançları doğrultusunda kendilerine uymayanları kesip biçiyor.

Tele1’e verilen 5 günlük “tam karartma” cezasının yasal ve hukuki temeli yok.

Sadece RTÜK’ü yöneten Osmanlıcı zihniyetin görüşüne aykırı cümleler sarf edildiği için ceza verildi.

Daha önceleri, RTÜK hiç değilse kendi yönetmeliklerine bakmaya ve “bir kılıf uydurmaya” çalışırdı.

Oysa şimdi tam bir tetikçi gibi davranılıyor.

Nereye kadar?

Farkındalar mı bilmiyorum ama bu yolun sonu yok.

İktidar artık uçuruma gitmiyor, uçurumdan aşağı yuvarlanıyor.

ÖNERİ

Otoyol tabelaları kazalara da neden oluyor

Yollardaki trafik levhalarını konu aldığım dünkü yazıma bugün gelen bazı uyarı ve eleştiriler üzerine eklemeler yapmak istiyorum.

Dünkü yazımın özeti şuydu: TEM ve Kuzey Otoyolu tabelaları yeşil üzeri beyaz yazılı. Ancak bazı kesişme noktalarında tüm tabelalar yeşil üzeri beyaz olunca sürücülerin kafası karışıyor ve “nedense” pek çok kişi, iradesi dışında “çok pahalı olan” Kuzey Otoyolu’na giriyor. Bu nedenle bu iki otoyolun tabela renkleri de ayrı olmalı.

Hangisine gireceğimizi nasıl anlayacağız?

Konunun bir de trafik güvenliği ile ilgili tarafı var.

Bir okurum demiş ki, “Gerek TEM, gerekse yeni havalimanı yolu üzerindeki tabelalar adeta sayfa sayfa, mavi yeşil yan yana ve her biri en az 4 satır. Buna alışık olmayan (veya 65 üstü) ve kendi arabasıyla gidenler için çok önemli bir tehlike. Hele gece gidişlerinde bir de yağmur varsa durum hepten zor hale geliyor.”

Trafik tabelaları çok seri biçimde okunacak ve anlaşılacak biçimde olmalı.

Yine bir okurum, “Havaalanı işareti hem çok küçük hem de tüm tabelalarda var bu işaret, hangisinden gidilmesi gerektiğini anlamak zor. Ayrıca o anda karar verirken ya yanlış yola giriliyor ya da kazaya neden olunuyor.”

Bu sorun İstanbul’un birkaç noktasında var elbette, her yerde yok.

Ancak yine de tabela renklerinin değişmesinde çok yarar var.

Vatandaş hangi yola gireceğini tam anlamalı ve bilmeli.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER

Bunları yıllardır söylüyoruz, neyse ki şimdi o noktaya geldiler

Yazılarımı sürekli okuyan, televizyon programlarımı ve YouTube konuşmalarımı izleyenler; dış politika yanlışlarını sürekli dile getirdiğimi bilirler.

Örneğin Suriye politikasının yanlışlığını 10 yıl önceden beri anlatmaya çalışıyorum.

Tek hedef olarak Esad’ı devirme politikasının ilk anda belki doğru olduğunu ama bunda başarılı olamayınca, sürdürmenin Türkiye’ye çok şey kaybettirdiğini kim bilir kaç kere yazdım.

Doğu Akdeniz’deki sorunu irdelerken yine kaç kere “Türkiye, bölgedeki bütün ülkelerle düşman gibi. Herkesle kavgalıysanız bunda bir yanlışlık vardır, bu nedenle hep saldırı altında kalırsınız” demişimdir.

İktidar bunları hep kulak ardı ediyordu.

Yandaş tetikçi takım ise azgın biçimde bizlere saldırmayı iş edinmişti.

Ancak sanki şimdi işler değişiyor.

Saray da gerçeği görmeye başlıyor.

Düne kadar adeta burnundan kıl aldırmayan Erdoğan, partideki adamlarıyla yaptığı toplantıda, Doğu Akdeniz konusunda yüzde yüz haklı olduğumuzu söyledikten sonra  “Haklılığımızdan vazgeçmeyiz. Güney Kıbrıs hariç herkesle aynı masaya oturabiliriz. Bu, ‘haklarımızdan taviz vereceğiz’ demek değildir. Herkesin kazanabileceği ortak bir zeminde buluşabiliriz. Kazan kazan politikası uygulayabiliriz. Ama Yunanistan buna yanaşmıyor. Masada her şeyi yapmaya devam edeceğiz. Siyasi çözümü destekliyoruz. Almanya arabuluculuk yapmak istiyor ama stratejik ortağı Fransa’yı da bir şekilde destekleme durumunda kalıyor” demiş.

“Keşke” diyorum, “Keşke bundan vazgeçmezler de bölgede barış ve huzurun mimarı oluruz.”

Haydi inşallah…

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Bakalım avukatlar ne zaman toplanmaya başlanacak?

Yeni adli yılın açılışında AKP Genel Başkanı, avukatlardan şikâyet etti biliyorsunuz.

Teröre bulaşan avukatların varlığından söz etti ve “Bunlara meslekten men cezası getirilmesi gerektiğini düşünüyorum” dedi.

Tabii 18 yıldır Erdoğan’ı bilenler “düşünüyorum” sözünün sırf laf olsun diye söylendiğini bileceklerdir.

Erdoğan, “Düşünüyorum” ya da “Bu konuyu bir daha konuşsunlar” falan gibi sözler söylüyorsa, bunun anlamı “Buyruğumdur bu yapılacak” anlamı taşır.

Baroların bölünmesi fikrini de böyle söylemişti.

“Çoklu baro getiriyoruz” dememişti.

“Birden fazla baro olmasında yarar görüyorum” demişti.

Böyle sözler AKP’de emir telakki ediliyor ve milletvekilleri hemen bir kanun teklifi hazırlıyor.

Zaten gördüğüm kadarıyla Erdoğan, “Bu ülkede parlamento var, milletvekillerinin de ara sıra kanun çıkarması gerek” diye düşünerek bazı kanunları Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yerine, Meclis’ten çıkarttırıyor.

Avukatlarla ilgili bu yasalar, hiç kuşkunuz olmasın Meclis açılır açılmaz gündeme gelecektir.

Ondan sonra bakalım kimleri toparlayacaklar?

Bu arada “Erdoğan’ın buyruğuna” rağmen, Ankara ve İstanbul’daki dinci avukatlar 2 bin imza bulup kendi barolarını kuramamışlar.

Bu durumda yapılacak ilk Türkiye Barolar Birliği seçiminde, iktidar kanadı muhtemelen yine başarılı olamayacak.

Erdoğan’ın öfke ile avukatlara yönelik “yeni buyruğunu” açıklaması belki de bu nedenledir.

FIKRA GİBİ

Sağlık Bakanı kredisini artık tamamen yitirdi

Korona ilk çıktığında, Sağlık Bakanı bir anda halkın sevgilisi oluvermişti hatırlarsanız.

Yapılı vücudu, tombul yanakları ve AKP’li yöneticilerde pek alışık olmadığımız “espri de yapabilme” özelliği büyük sempati toplamıştı.

15-20 gün içinde, Sağlık Bakanı halkın en sevdiği isimler arasına girmişti.

Her gece ekranda korona ile ilgili bilgiler veriyor, önlemleri açıklıyor, halkı uyarıyordu.

Tabii bu “balayı” çabuk bitti.

Saray bu ilgiden muhtemelen pek hoşlanmamıştı, basın toplantıları yerine tweetlerle bilgilendirme ön plana çıktı.

Bakan, uzun aralıklarla basın toplantısı yapmaya başladı.

Daha sonra zaten anlaşıldı ki bakanın açıkladığı bilgiler ona yukarıdan geliyor, inanmasa da bunları halka açıklamak zorunda kalıyor.

Bir taraftan bu oyunun anlaşılması, bir taraftan sarayın baskısıyla Sağlık Bakanı’na ilgi giderek azaldı, bir anlamda kredisini tüketmeye başladı.

Ancak bana göre, önceki gün bu kredinin tamamını tüketti Sağlık Bakanı.

Bir gazeteci; bakana, mesafe kurallarına çok dikkat edilmesi gerektiği halde Giresun’daki mitingleri nasıl değerlendirdiğini sordu.

İşte bakanın bittiği andı bu.

Çünkü biat etmiş olmanın çaresizliği içinde şöyle dedi;  “Sayın Cumhurbaşkanımız maske, mesafe ve temizlik kurallarına titizlikle uyduğu gibi, bu konuda herkesi uyarıyor. Ama bazen vatandaş bunlara uymuyor.”

Yani, Erdoğan miting yapmakta çok haklı ama vatandaş çok duyarsız ve “Sayın Cumhurbaşkanı’nı” bile zora sokuyor.

Peki ya gazeteci, “Peki efendim, vatandaş suçlu da cumhurbaşkanının onlara çay atmasını ve mesafe kuralını sıfıra indirmesini nasıl değerlendireceksiniz o zaman?” diye sorsaydı.

Yazarlar

Gazeteciliğin en karanlık günleri
Can Ataklı