Dünyanın birçok noktasında dün “Black Friday” çılgınlığı vardı.

AVM’lerin önünde sabahın köründe kuyruklar oluştu, kasalar durmadan çalıştı, kuryeler siparişlere yetişemedi.

Bizdeki adı Efsane Cuma.

Biz “efsane”ye iki yeni veriyle girdik.

Türk-İş açlık sınırı 29 bin 828 bin TL dedi.

Birleşik Kamu-İş açlığı 30 bin 61 TL’den hesapladı.

Yoksulluk 93 bin–97 bin TL arası...

Büyük farklar yok.

Hangisi olursa olsun, sonuç aynı: Bu ülkede 4 asgari ücret yoksul olmaya yetmiyor.

Asgari ücrete %36 zam yapılsa anca “açlığa” yetişiyor.

Halbuki daha geçen hafta toplanan Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nun gündemi bambaşkaydı.

Toplantı sonrası yapılan açıklamada “Düşük karbonlu üretim” denildi.

“Yeşil ve dijital dönüşüm”, “yeşil kalkınma”, “teknoloji odaklı üretim”, “sürdürülebilir büyüme”...

Okuyunca içimize bir “İskandinav ferahlığı” geldi.

Sanki Norveç’in yıllık kalkınma vizyonu çevrilip bize verilmiş gibi...

Ama kapının önüne çıkınca gerçek başka.

Yeşil kalkınmanın konuşulduğu ülkede, insanlar pazardan yeşillik alamıyor.
Dijital dönüşümün hedeflendiği ülkede, borçlar karttan karta dönüştürülüyor.

Sürdürülebilir büyüme denen ülkede, süren tek şey ay sonu endişesi.

★★★

Efsane Cuma’nın anlamı dünyanın pek çok yerinde “fazlası”.

İnsanlar ikinci televizyonunu, üçüncü kulaklığını, sevdiği ayakkabının bir başka rengini almanın derdinde...

Bizde ise eksik kalanları tamamlamaya dair bir umut bile kalmadı.

Temel ihtiyaçları karşılama derdindeyiz.

“Bu ay kirayı çıkarabilecek miyim?”

“Çocuğa süt alabilecek miyim?”

“Ayçiçek yağı acaba en ucuz hangi markettedir?”

Eskiden Efsane Cuma’yı konuşurduk.

Bugün açlık sınırını konuşuyoruz.

Mağazalarda indirim kovalamak yerine, marketin en ucuz makarnasını, en küçük peynirini, en ince ekmeğini arıyoruz.

Bu, yeni normalimiz.

Ve asıl acı olan şu:

Bu ülkede artık “efsane” olan bir şey varsa, o da açlığın ulaştığı seviye.

Küçüğü yut, büyüğü koru

4 kişilik Böcek ailesinin ölümü hepimizi sarstı.
Türkiye günlerce bu acının ağırlığıyla uyandı, aynı ağırlıkla uyudu.
İlk açıklamalar “gıda zehirlenmesi” dedi.
Henüz ortada kanıt yokken gözaltılar başladı.
Midyeci, kokoreççi, lokumcu, kafe sahibi...
Ortaköy’ün onlarca yıllık esnafı bir anda “şüpheli” ilan edildi, tutuklandı.
Oysa bugün Adli Tıp raporu ortada.

Ailenin ölüm nedeni gıda değil, böcek ilacı zehirlenmesi çıktı.

Yani o ilk günlerde parmakla gösterilen, sabaha kadar ifade veren, dükkanı mühürlenen, işini kaybeden insanlar... Hepsi masum çıktı.

“Pardon” denilerek 12 gün sonra tahliye edildiler.

Dükkanlarının önünde basın açıklaması yaptılar.

“40 yıllık emeğimiz 15 günde bitti” diyorlar.

Yüzlerinde hem öfke hem kırgınlık hem de çok derin bir yorgunluk...

Özür bekliyorlar.

Ve elbette, çok haklılar.

Ama özür bile yetmeyecek, çünkü ortada sadece bir hata değil, zincirleme bir mağduriyet var.
Günlerdir esnaf “sinek avlıyoruz” diyor.
Müşteriler gelmiyor, telefonlar susmuş.

Paket servis taşıyan kuryeler de aynı enkazın altında.
“Gelirimiz yarı yarıya azaldı” diyorlar.
Bir kurye şöyle özetliyor durumu:
“Günde 30 paket atıyorsak şimdi 20–25 pakete düştük.”
Bu düşüşün kazanca yansıması net: Aylık 15 bin liraya varan kayıp.
Yani bir şüphenin, bir manşetin, bir gözaltının bedeli sadece itibara değil, sofraya da kesilmiş.

Bu ülkede kriz çıktığında mekanizma hep aynı işliyor: Önce birilerini bul, suçlu ilan et, kamuoyunun linç etmesi için ortaya bırak.

Gerçek sorumluları bulmak daha zahmetli çünkü.

Sistemin açıklarını konuşmak daha riskli.

Denetimsizliği çözmek, art niyetlileri aradan ayıklamak neredeyse imkansız.

Bu yüzden en hızlı bulunan hedef seçiliyor:

Küçük olan, güçsüz olan, sesi az çıkan kimse — o feda ediliyor.

Oysa esas sorun yerli yerinde duruyor.
Değişmeyen, tartışılmayan, kimsenin üstlenmediği bir gerçek: Bu ülkede denetim yok.
Gıda denetimi yok.
Kimyasal denetimi yok.
Otel, pansiyon, restoran denetimi yok.
Hayatın hiçbir alanında yok.

Ama suçlu ararken her şey var.
Manşet var, öfke var, linç var, hedef gösterme var...
Gerçek yok.
Sorumluluk yok.
Hesap veren hiç yok.

Bir toplum böyle yıpranıyor.
Bir ülke böyle güvensizleşiyor.
Ve bir hayat böyle kararıyor.