Ümit Zileli
26 Haziran 2020

Yüreğimizin yarısı Silivri’de kaldı!..


Saat gece yarısını çoktan geçmişti; 02.00 dolaylarıydı…

Silivri Cezaevi içinden dış kapıya gelen, dışarıya çıkan minibüs, ileride bekleyen heyecanlı grubun önünde durdu, kapı açıldı ve saatler önce tahliye olan Barış Terkoğlu, Ferhat Çelik ve Aydın Keser birbiri ardına indiler…

Barış, eşine sarılıp, sevdikleriyle selamlaştı ve Halk TV ile TELE 1 kameralarının karşısına geçti. Yüzündeki maske nedeniyle yüz ifadesi pek belli olmuyordu ancak sesi buruktu. İlk sözleri de bu burukluğu net biçimde ortaya koyuyordu:

Ben bugün tahliye oldum ama tahliye kararımı içim kan ağlayarak dinledim!..

Sonrası ise geleceği ve kararlılığı anlatan bir manifesto gibiydi:

Ne bir dakika eksik ne bir dakika fazla, içerdeki bütün arkadaşlarımın tıpkı benim gibi burada olması gerekiyordu. Müyesser Abla’nın da burada olması gerekiyordu. Bu dava tıpkı karşılaştığımız diğer davalar gibi açıkça kalemimizi kırmak, yazdıklarımızı engellemek için yapılan bir dava; onlar en iyi bildikleri şeyi yapıyorlar, hukuku kullanarak, insanların üzerinde baskı kurmaya, insanların yazdıklarını engellemeye, kalemini kırmaya çalışıyorlar. Biz de en iyi bildiğimiz şeyi yapacağız. Gazetecilik yapacağız. Kaldığımız yerden devam edeceğiz!..

Baş eğmeyen, yurtsever tüm gazetecilerin ortak düşüncelerini özetlemişti Barış!

“Gerisi lafügüzaf!”

Şimdi, üç kişiye tahliye, üç kişiye ise tutukluluğa devam kararı veren mahkemenin son anlarına gidelim…

Anımsayacaksınız, dünkü yazımda, duruşmanın uzaması nedeniyle Barış Pehlivan ile Barış Terkoğlu’nun savunmalarını paylaşamamıştım… Barış Pehlivan savunmasında, şehit MİT görevlisi haberinin, cenaze töreninin hem de fotoğraflarıyla birlikte medyada ve sosyal medyada nasıl alenileştiğini, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, defalarca konuşulduğunu ve bunların haberlere konu olduğunu bir bir, noktasına virgülüne dek anlattı, ve şöyle dedi:

AYM kararları diyor ki, ifşanın ifşası olmaz!..

Ardından da, hukuk fakültelerinde ders olarak okutulması gereken şu sözlerle tamamladı manifestosunu:

Biz, çocuklarımız adil bir gelecek yaşasın diye bu çileli yolu seçtik. Ne kadar başarılı olduk ya da olacağız onu ilerde tarih kitapları yazar… Ama çocuğum yarın “Peki sen o zaman ne yaptın?” diye sorarsa, başımı öne eğmeden gözlerinin içine bakıp anlatacağım bir mücadeleyi miras olarak bırakmak istiyorun… Gerisi lafügüzaf!..

Ne delillermiş be birader!..

Duruşma dün gece nerdeyse saat 22.00’ye dek sürdü…

Sonunda mahkeme heyeti kararını açıkladı:

Sanıklardan Barış Pehlivan, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel’in tutukluluklarının devamına, diğer üç sanık Barış Terkoğlu, Aydın Keser ve Ferhat Çelik’in tahliyelerine karar verilmiştir.

Herkes derin bir şaşkınlık içindeydi; aynı davada, aynı iddianame ile, aynı suçlamalara muhatap olan sanıklar hakkında bu ayrım ne olaydı ki acaba? Ben size mahkemenin iki ayrı gerekçesini anlatayım da anlayın!.. Tutuklu kalmalarına karar verilenler için gerekçe şöyleydi:

Tutuklu sanıklar Barış pehlivan, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel’in üzerlerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren açık kaynak araştırma raporları, MİT’in suç duyurusu yazıları, tanık beyanları gibi samut delillerin varlığı, sanıkların delilleri yok etme, kaçma  ve saklanma girişiminde bulunma ihtimalleri göz önüne alındığında, adli kontrol tedbiri ile yeterli ve etkili hukuksal denetim sağlanamayacak olduğu kanaatine varılarak sanıkların tutukluluk hallerinin devamına…

Gerekçe işte buydu; hemen anımsatayım, Murat Ağırel sorgulanıp, serbest bırakıldıktan sonra Ankara’ya kitap fuarına gitmiş, gece dönüş yolunda yeniden arandığını öğrenince doğrudan Vatan’daki Emniyet Müdürlüğü binasına giderek teslim olmuştu. Barış Pehlivan da çağrı üzerine derhal avukatıyla gitmişti emniyete!..

Tahliye edilen sanıklar için gerekçe de şöyleydi:

Sanıkların üzerlerine atılı suç vasfına göre delillerin toplanmış olması, tutuklulukta geçirmiş oldukları süre, kişilik halleri nazara alındığında adli kontrolünde yeterli olacağı kanaatine varılarak, tahliyelerine karar verilmiştir.

Şu hale bakar mısınız; Mahkeme Heyeti daha ilk duruşmada üç kişinin “hallerine bakarak” delillerin de toplandığına hükmederek tahliye kararı veriyor…

Aynı Mahkeme Heyeti aynı davadan, aynı suçlama ve iddianameyle yargılanan üç gazetecinin ise duruşmadaki hallerini beğenmiyor, delilleri karartabileceğini, kaçabileceğini düşünüyor ve tutukluluğun devamına hükmediyor!..

Benim hukuk bilgim ise işte tam bu noktada iflas ediyor!..

Hadi bu yazıyı, sevgili Barış Terkoğlu’nun, Tarih Baba’nın defterinin beyaz sayfalarına kazınacak şu sözleriyle bitirelim:

Eğer bu tezgahı kuranların bir vatanı varsa ben o vatanın hainiyim! Ne mutlu bana bir vatanları yok… Eğer bu tezgahı kuranların bir dini varsa ben o dinin kafiriyim! Ne mutlu bana imanları yok… Eğer bu tezgahı kuranların bir devleti varsa ben o devletin teröristiyim! Ne mutlu bana onlar çetelerini devlet sanıyorlar…

Barış’a, Murat’a, Hülya’ya, Müyessere kucak dolusu sevgiler…

Yazarlar

Yüreğimizin yarısı Silivri’de kaldı!..
Ümit Zileli