Can Ataklı
4 Haziran 2020

Salgın patlarsa sorumlusu kim olacak?


MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Salgın patlarsa sorumlusu kim olacak?

Elbette hepimiz çok bunaldık.

İki ayı aşkın süredir insanların çoğu evlerinden çıkamıyor.

Çıkmamak bir şey değil, milyonlarca insan para kazanamıyor.

Kimi işini kaybetti, esnafın bir bölümü eski müşterilerini bulabilecek mi, bilmiyorlar.

Şimdi bir gevşeme, rahatlama aşamasına geçildi.

İktidara sorarsanız her şeyi çok iyi yönettiler, dünya bizi alınan önlemler ve verilen sağlık hizmetleri açısından kıskanıyor.

Saray yönetimi, “koronayı da yenen adam” imajını sağlamak için elinden geleni yapıyor.

Anlaşıldığı kadarıyla “Bu salgın daha fazla büyümez, büyüse de artık ne yapacağımızı biliyoruz. Çok sıkışırsak durumu biraz saklarız” mantığı ile sağlandı gevşeme.

İyi de korona bir süre sonra yeniden patlarsa ne olacak?

Çünkü hesapta sokağa çıkma yasakları ve bazı iş yerlerinin açılması dışında önlemler sanki aynen devam ediyor gibi görünüyor.

Sokağa maskesiz çıkmak yasak, parklarda hala özgürce gezilemiyor, 65 yaş üstüne zulüm devam ediyor, çocukların da sokaklardan uzak tutulması uygulaması sürüyor.

Tüm önlemleri çok iyi uyguladığımızı düşünelim.

Toplu taşımadaki durumu nasıl görmeliyiz?

Bütün iş yerlerini açıp evde tutulanları sokağa salacaksınız, sonra toplu taşıma araçlarının hınca hınç dolmasından şikayet edeceksiniz, olacak iş değil ki bu.

Çalışmak zorunda olan insanlar iş yerine nasıl gidip gelecek?

Elbette ben de biliyorum, toplu taşımaya bir çarenin bulunmasının son derece zor olduğunu.

16 milyonluk kentin 5 milyonu çalışıyor durumdaysa, buna normal zamanda bile toplu taşıma araçlarının yeterli olamayacağı çok açık.

O halde yaşamın tüm alanlarını bir kenara bırakın, sadece bu toplu taşımadaki doluluk bile henüz bitmemiş olan salgının yeniden patlamasına neden olabilir.

İşte o zaman ne olacaktır?

Bunun sorumluluğunu kim üstlenecektir?

İktidar, “Ne yapalım yani?” çaresizliği içinde “halkın ekmek parası” bahanesinin arkasına sığınamaz.

Bana göre iki şık var.

Ya salgının bir daha yaygınlaşmayacağı ihtimali üzerine kumar oynuyorlar ya da salgın yeniden baş gösterse bile bunu saklayabileceklerine inanıyorlar.

Her durumda iktidarın yaptığı büyük sorumsuzluktur.

Ama bu sorumsuzluğun bedelini yine halk ödeyecektir.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Davutoğlu’nu da mahkeme yolu bekliyor olabilir

Şimdi şu cümleleri lütfen dikkatli biçimde okuyun;

“Bunların yedikleri, giydikleri, içtikleri, banka hesapları, okudukları okullar; hepsi yurt dışında, hepsi yabancı. Onların tuzu kuru tabii. Ama kalkıp kahve muhabbeti düzeyinde ithalat ve ihracat analizleri yaparlar. Bu ekonomi yönetimi ne yazık ki liyakatsizliği ve ciddiyetsizliğiyle Türk iktisat tarihine geçecektir. Bu liyakatsiz yönetim, bayramın birinci günü sabahı, yangından mal kaçırır gibi, döviz işlemleri için banka ve sigorta muameleleri vergisi oranını %1 gibi çok yüksek bir seviyeye çıkardı. Böyle yüksek oranlı işlem vergileri herkesi “arka yollara” yönlendirir. İşlemlerin kayıt dışına çıkmasına yol açar. Bunlar bir yana, kambiyo vergisini getirenlerin ‘Zenginlerin elindeki döviz… vatandaşın elindeki döviz’ şeklinde ayırması, vatandaşa açık bir tehdittir. Bu açıkça kahve düzeyindeki iktisat bilgisiyle yapılabilecek bir saçmalamadır.”

Laflar hayli ağır değil mi?

Bunları söyleyen AKP’nin en yüksek oyu aldığı dönemin genel başkanı olan Ahmet Davutoğlu.

Bitmiyor sözleri Davutoğlu’nun, bakın nasıl devam etmiş;

“Bugünkü ekonomi yönetiminde cehalet diz boyudur. Demokratik bir ülkenin, bakanının hem demokrasiden hem de demokrasi-yatırım ilişkisinden bu kadar uzak olması ancak nepotizmle, yani akraba kayırmacılığı ile mümkündür. O da bizim ülkemizin son yıllardaki en ağır salgınıdır. Birileri de kalkıp ‘İnsanlar Türkiye’ye güvenip paralarını Türk bankalarında ve kayıt içinde tutacaklarına Man Adası veya Malta gibi yurt dışı vergi cennetlerindeki gizli hesaplarda mı tutsaydı?’ diye sorarsa ne cevap vereceksiniz?”

Man Adası deyince durup düşünmek gerek.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Man Adası olayını belgeli olarak gösterdiği, Erdoğan da “Gelenle gideni karıştırmışlar” diyerek ilişkiyi doğruladığı halde tazminat ödemeye mahkum olmuştu.

Şimdi Davutoğlu da tazminat ödemeye mahkum olacak mı bakalım?

BAŞIMDAN GEÇENLER

Can Abi, 500 bin dolar rüşveti, benim yanımda verdiler

Salı günü Nişantaşı’nda yürüyorum. Caddeden “Can Abi” diye bir ses geldi.

Döndüm baktım.

Motosikletli bir genç.

Çok sık karşılaşıyorum böyle durumlarla, görüp tanıyan ve sevenlerin sanki arkadaşmışız gibi samimi davranmalarına alışkınım.

Bu nedenle gülümsedim, el sallayarak teşekkürlerimi gönderdim. O genç motordan indi, yanıma doğru geldi “Bir şey söyleyeceğim, gideceğim hemen” dedi.

Sonra sormama bile gerek bırakmadan, “Can Abi, (burada bir olay ve isimden söz etti) bu iş için tam 500 bin dolar rüşvet aldı” dedi.

Güldüm tabii, “Sen nereden biliyorsun ki?” dedim.

Motoruna binerken, “Ben bilirim abi, o sıralar onun yanındaydım çünkü” diyerek el salladı ve motorunu sürüp gitti. (Muhtemelen yanında olduğu kişiden kazık yemiş.)

Zaman zaman bir yerlerde tesadüfen tanıştığım birinden bu tür müthiş sırları duyduğum çok oldu.

Bunların çoğunu ihtiyatlı karşılarım.

Ama bu genç çok dikkatimi çekti, durup dururken sırf beni gördü diye motorundan inip bunu söyleyerek gitmez kimse.

Tabii merak etmişsinizdir bu olayda adı geçenin kimliğini.

Valla yazarsam kanıtlayamayacağım için hukuki sorun yaratır.

Sadece İran diyeyim, bu kadarından bir şey olmaz nasıl olsa.

SORDUM ÖĞRENDİM

Sondaj gemilerimiz şu sıralar sondaj yapmıyor

Yandaş tetikçi medyayı da görenler bileceklerdir, gün geçmiyor ki bu medyada “Karadeniz’de sondaj başlıyor, Fatih, Doğu Akdeniz’de doğalgaz aramakta” türü haberler olmasın.

Son üç dört yıldır, en az 30 haber bulursunuz yandaş medyada bu tür.

Peki gerçekten sondaj yapılıyor mu?

Herhangi bir rezerv bulundu mu?

Bulunma ihtimaline karşı alınan önlem var mı, örneğin bulursak çıkanı nereye koyacağız veya kime kaça satacağız, bunlar planlı mı?

Anladığım kadarıyla sondaj falan yapıldığı yok ama hani “hava binbeşyüz” diye bir laf vardır ya tam o durumdayız.

Merak ettim çevremizdeki denizlerde sondaj ve araştırma yapmaları için kullanıldığı söylenen gemilerimiz şu an nerede ne yapıyorlar?

Aldığım bilgileri size de sunayım;

Yavuz gemisi, Kıbrıs güney batı açıklarında duruyor, gemi seyir sürati 0.10 – 0.30 knots arasında değişiyor. Saatte sürati 555 metre ile 185 metre arasında değişiyor, sondaj yapıp yapmadığı belli değil. Fatih gemisi, iki günden beri Trabzon  Limanı açığında bekletiliyor.

Oruç Reis gemisi, Antalya Limanı içerisinde demirlemiş bekliyor. (Sadece araştırma yapabiliyor, sondaj yapamıyor)

Barbaros Hayrettin Paşa gemisi, Taşucu açıklarında demirlemiş bekliyor.  (Sadece araştırma yapabiliyor, sondaj yapamıyor)

Bu arada bu gemilerde çok sayıda yabancı uzman çalışıyor.

Hayli yüksek olan maaşları da elbette döviz cinsinden. Onlara da aylardır dünyanın parası ödeniyor bu milletin cebinden çıkan vergilerle.

CANIMI SIKAN ŞEYLER

Sanki devlete bedava veriyorlar

Geçenlerde bir park yerindeki otomobilin ön camına iliştirilmiş kocaman bir kağıtta yazan “GÖREVLİ” yazısı dikkatimi çekti.

Yakından bakınca gerçekten gözlerime inanamadım.

Şöyle diyordu: Devletimiz için maske üretiyoruz.

Bu yazıda üretici şirket adı ile aracın kullanıcısının adı ve telefonu da yazılı.

Muhtemelen sokağa çıkma yasağı sırasında, trafikte rahat dolaşabilmesi için konmuş bu “GÖREVLİ” yazısını ama devlete maske üretmenin sanki ayrıcalıklı bir şey gibi sunulması canımı sıktı.

Çünkü sanki çok önemli bir hayır işi yapılıyormuş gibi yazılmış o yazı.

O şirketler devlete maskeleri bedava yapmadılar, üstelik kaça satıldığı konusunda hiçbir açıklama da yok ortada.

Israrla soruyorum ben de “Bu maskeleri kaça yaptırdınız?” diye.

Şimdi artık devlet, maske satın alıp bedava dağıtmıyor ama maske üreticileri amiyane tabirle “hava basmaya” devam ediyor.

Yazarlar

Salgın patlarsa sorumlusu kim olacak?
Can Ataklı