Can Ataklı
26 Kasım 2019

O Vali, bunu görse çıldırır herhalde


KAFAMI BOZAN ŞEYLER

O Vali, bunu görse çıldırır herhalde

Sosyal medya iki gündür Konya Valisi’nin kibirli davranışını tartışıyor.

Konya Valisi Cüneyit Orhan Toprak, Konya’da kutlanan 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde konuşma yapmak için kürsüye çıkıyor.

“Sayın!” valimiz, tam konuşmaya başlıyor ki gözü en önde, protokol sırasında oturan bir kişiye takılıyor.

Bu kişi hadsiz hudutsuz! biçimde bacak bacak üzerine atmamış mı?

Koskoca vali, lütfedip Öğretmen Günü’nü kutlamaya gelmiş ve kürsüye çıkmış konuşacak, adamın biri bacak bacak üzerine atmış.

Çok öfkeleniyor “sayın!” valimiz.

Öyle öfkeleniyor ki, Öğretmen Günü için düzenlenen resmi toplantıda olduğunu bile unutup kendisini kahvede zannederek “Sen öğretmen misin birader?” diye soruyor.

“Birader” denilen kişi “Evet” anlamında başını sallıyor.

“Sayın!” valimiz ayarı veriyor. “Öğretmen gibi otur da bir görelim.”

Sonra da kendi kendine bir lahavle çektikten sonra “Ne günlere kaldık” diyerek ayar vermeye devam ediyor.

Ne var ki, öğretmen diye azarladığı kişinin aslında öğretmen değil, yerel bir gazetenin muhabiri olduğu ortaya çıkıyor.

Ve burada en ibret verici sahne de tam bu sırada yaşanıyor.

“Sayın!” valimiz, “Söyleyin arkadaşlar yalan mı söylüyorum? Yalansa yalan deyin” diyor ve salonu dolduranlar tarafından uzun süre hararetle alkışlanıyor.

Böylelikle o vali, kibir konusunda yalnız olmadığını anlayıp rahatlıyor.

Ne var ki muhtemelen AKP’den tepki geliyor.

Öğretmenlermiş, muhalefetmiş, basınmış umurunda bile olmayan vali, galiba paniğe kapılıyor ve daha sona açıklama üzerine açıklama yapıyor.

Bu açıklamalardan anladığım kadarıyla “sayın!” valimizin derdi öğretmenlerin, öğretmen gibi oturmasını sağlamak.

Yoksa bir muhabirin böyle oturmasına tepkisi olmamış.

Çünkü dedi ki; “Ülkemize, bizlere ve tüm insanlığa emeği olan bütün öğretmenlerimizin bu kadar önemli bir günde, yerel muhabir olduğunu öğrendiğimiz bir kişiden dolayı böyle bir durumla karşılaşmaları beni de derinden üzdü.”

Bu “sayın!” valimiz Atatürk’ün bu fotoğrafına ne der acaba?

Ya da Atatürk gibi bir öğretmen kürsüdeyken, kendisi ayakta durup dinler mi?

Hiç sanmıyorum.

Çünkü bu valimiz sarayı temsil ettiğine inanarak, kendine bir itibar sağlamaya çalışıyor.

İtibar görmenin, karşısında bacak bacak üzerine atılmayarak sağlanabileceğini zannediyor.

Öyle zannetsin.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

DEVLET KENDİ OKUTMADIĞI BİRİNDEN MECBURİ HİZMET İSTEYEBİLİR Mİ?

Kendisi de tıp doktoru olan bir profesör okurum, dün sabah Tele1’deki bir konuşmam üzerine mesaj göndermiş.

Bu konuşmamda Türk Tabipler Birliği’nin “yurt dışına giden doktorlarla” ilgili bir araştırması üzerine düşündüklerimi söylemiştim.

TTB’nin araştırmasına göre her yıl yurt dışında çalışmak üzere giden doktor sayısında çok ciddi bir artış oluyormuş.

Ben de artık doktorluğun cazibesinin kalmadığını, fırsatını bulanın daha iyi koşullar için yurt dışına gittiğini söyledim.

Doktor okurum, kendi torununa “Sen de git” dediğini ama torununun buna uymayarak Türkiye’de kaldığını yazıyor.

Okurumun asıl üzerinde durduğu konu farklı.

Yazdığına göre torunu, Ankara’da TED Koleji’ni bitirdikten sonra bir vakıf üniversitesinin tıp fakültesine gitmiş ve mezun olmuş.

Şimdi sıra mecburi hizmete gelmiş.

Peki devletin doktor yapmak için hiçbir emek harcamadığı bir kişiyi “mecburi hizmete” gönderme hakkı olabilir mi?

Profesör doktor okurum, “Ben devlet üniversitesinde okudum. Hocalarımın parasını devlet verdi; binaları, araç gereci devlet kurdu. Benden mecburi hizmet istemek devletin hakkı olabilirdi… Oğlum eğitim paralarını ödemek için çok fedakarlık etti. Ben de emekli maaşımdan yardım ettim.. Bu mecburi hizmet neyin karşılığı?” diye soruyor.

Haksız mı?

Şimdi belki pek çok kişi “Doktorluk kutsal bir meslek, ayrıca ülkemizin hizmete ihtiyacı varken, niye mecburi hizmetten kaçıyor?” diye eleştirebilir.

Ama bu doğru değil bana göre de.

Askerliğin bile para karşılığı yapılmadığı bir ülkede, devletin bir bardak suyunu bile içmemiş bir doktorun, önce mezun olunca, sonra da ihtisasını bitirince mecburi hizmete mecbur olması hakka uygun mudur, üzerinde durulması gereken bu konu bence de.

ŞAŞIRDIM

ERDOĞAN; GİTTİĞİ YERLERE, GÜVENDİĞİ POLİSLERİ TAŞIYOR

AKP Genel Başkanı, güvenliğe çok önem veriyor.

Muhtemelen suikast ihbarları da geliyordur.

Belki de bu nedenle gittiği yerlerde görevlendirilen polis sayısı çok fazladır.

Ancak Erdoğan’ın son İzmir gezisinden izlenimlerini aktaran bir arkadaşımın söyledikleri çok ilgimi çekti aynı zamanda çok da şaşırttı.

Erdoğan’ın her İzmir gezisi, İzmirlileri canından bezdiriyormuş.

Çünkü daha Erdoğan gelmeden olağanüstü önlemler alınıyormuş.

Gideceği yerler, eğer meydan konuşması yapacaksa meydan ve çevresi iki gün önceden güvenlik çemberine alınıyormuş.

“Ancak” dedi İzmirli gazeteci arkadaşım, “Bu kez başka garip bir olayla karşılaştık.”

Ben de “Nedir?” diye sorunca anlatı.

Son İzmir gezisinde Erdoğan’ın konuşma yapacağı alan iki gün önceden güvenlik çemberine alınmış.

Toplantıya gelenler iki kapıdan içeri alınmış.

Birinci kapıda arananlar, ikinci kapıda yine aranmışlar.

“Ne var bunda?” dedim, “İlk kez mi oluyor? Şaşıracak bir şey yok ki.”

Arkadaşım, “Haklısın ama üst üste iki arama olunca tanıdığım bir polise nedenini sordum. Bana ikinci arama noktasındaki polislerin Ankara’dan geldiğini söyledi” dedi.

Şimdi anlaşıldı mesele, bu tabii ki şaşırtıcı.

Arkadaşım “Ayrıca” dedi, “Bu ikinci aramayı yapanlar, tıpkı senin televizyonda anlattığın gibi kılıksız, hırpani tipler.”

Sonra da ekledi; “Bunlar gerçekten polis mi, yoksa AKP kendi milis teşkilatını böyle mi kullanıyor?”

Sizce de şaşırtıcı değil mi?

BUNU YAZMAK GEREK

Gazeteci bir haberi yazması için başka gazeteciye verebilir

Rahmi Turan’ın “Saraydaki CHP’li” yazısından sonra çok yönlü bir tartışma başladı biliyorsunuz.

Haber kaynağının Ankaralı gazeteci Talat Atilla çıkması üzerine kimi gazeteciler, “Bir gazeteci neden kendi haberini kendi yayınlamaz da bir başka gazeteciye verir” sorusuna cevap arıyor.

Çok zorlamasınlar kendilerini.

Ben söyleyeyim hemen; “Evet bir gazeteci kendi haberini bir başka gazeteciye yayınlaması için verebilir, bunun sayısız örneği vardır.”

İlk anda, “Nasıl olur, bir gazeteci haberini niye başkasına versin?” diyorsunuz belki ama öyle değil.

Örneğin, yakın ilişkide olduğunuzu herkesin bildiği birinden, bir bilgi almışsınız. Bunu yayınlamanız halinde herkes kaynağın kim olduğunu tahmin edecek ve o kişi sıkıntıya girecektir.

Bir başka örnek: Çok güzel bir haber yakalamışsınızdır ama bunu siz yazarsanız etkisi fazla olmayabilir. Oysa çok daha ünlü ve güvenilen bir isim yazarsa etkisi büyük olacaktır. O haberin kamuoyuna ulaşması için böyle bir fedakarlık yapabilirsiniz.

Yine, bir haber yakalamışsınız ama bu sizin başınızı derde sokabilir. Ama bir başkası yazarsa onun başı hem derde girmez hem de siz kurtulursunuz.

Ne mi örneğin?

Mahallenizde belalı biri var ve kimseyi takmadan evine yasa dışı inşaat yapıyor.

Bunu siz yazarsanız, o kişinin hışmına uğrayabilirsiniz, ama o mahalle ile hiç ilgisi olmayan başka bir gazeteci yazdığında hiç sorun yaşanmaz.

Kısacası, “Gazeteci haberini başkasına vermez” diye bir kural yok.

Son olayda benim yazdığım unsurlar var mı yok mu, o farklı bir konu.

Ben sadece gazetecilerin aslında çok iyi bildiği yazılı olmayan bazı uygulamaları aktardım sizlere.

Yazarlar

O Vali, bunu görse çıldırır herhalde
Can Ataklı