Can Ataklı
7 Ocak 2021

“Niyet okuma” silaha dönüştü


ANALİZ

“Niyet okuma” silaha dönüştü

Bundan neredeyse 25 yıl önce başlamıştı televizyon ekranlarında “laiklik” tartışmaları.

Özel televizyonlar yeni kurulmuştu, TRT’nin aksine “çok sert tartışma programları” yayınlayabiliyorlardı.

Din üzerine tartışmalar yüksek reyting getiriyordu bu televizyonlara.

O yıllarda dinci kesimin entelektüel isimleri yoktu henüz.

Bu konularda daha eğitimli olan cemaat üyeleri de pek ortaya çıkmıyor, bu tartışmalara girmiyordu.

Böyle olunca, laik olduğunu söyleyenler her gece dincilere karşı zafer kazanmış edası ile ertesi gün birbirini kutluyordu.

Sonra zaman değişti tabii, dinci kesimin haksızlığa uğradığına inanan kimi solcular, “hukuk ve demokrasi savunuculuğu” adı altında, laikliği savunanlara karşı konuşmaya başladılar bu programlarda.

2000’li yılları geçtiğimizde cemaat de devreye girdi.

Böylelikle dinci kesim entelektüel açıdan da güçlendi.

İşte bu güçlenme döneminde karşı görüşlere karşı söyledikleri anahtar cümle şuydu; “Siz niyet okuyorsunuz.”

Çünkü örneğin türban tartışmalarında, “Şimdi üniversite için özgürlük diyorsunuz ama bunun arkasından tüm kamu alanı gelecek, siz bunu amaçlıyorsunuz” deniyordu.

Dinci konuşmacılarla onların destekçileri, “Ne alakası var, bizim derdimiz genç kızlarımızın eğitim hakkını savunmak, siz niyet okuyarak suçlama yapıyor ve özgürlükleri kısıtlıyorsunuz.”  karşılığını veriyorlardı.

Şimdiki gibi fazla bilinçli olmayan izleyiciler de buna hak veriyorlardı genellikle.

Açık söyleyeyim, ben de birçok tartışmada “Niyet okumayın” ayar vermeleriyle ile karşılaştım.

Artık dönem değişti.

AKP o günden bu yana palazlandı, çok güçlendi, kurduğu korku imparatorluğu ile her yere hakim oldu.

Ancak bu gücüne rağmen işler iyi gitmiyor.

Bu nedenle endişeli hatta panik içinde.

“Devrilme” korkusu yaşıyor.

Saraydaki korku artık o kadar gün yüzüne çıkmış durumda ki, geçmişte mağduriyet edebiyatı olarak kullandıkları “Siz niyet okuyorsunuz” klişesini bugün bir silaha dönüştürdü.

Her kim ki türbandan söz etsin hemen ayağa kalkıyorlar ve “Darbeciler harekete geçti” diyorlar.

İktidarın gitmesi gerektiğini mi söylediniz, anında yapıştırıyorlar “darbeci” yaftasını.

Hele 27 Mayıs, 12 Eylül tarihleri mi ağzınızdan çıktı, “İşte demedik mi, bunların aklında sadece darbe var” korosu harekete geçiyor. Üniversite öğrencilerinin kendi bahçelerindeki bir eylemi bile anında “Bunlar Gezi özlemcileri, darbe ortamı yaratmaya çalışılıyor” saçmalığıyla gündeme getiriliyor.

Zamanında dinci kesimin ekran tartışmalarında takiye yaptığını çok iyi biliyorduk.

Bu nedenle “Sizin asıl amacınız üniversiteler değil; askerde, poliste, yargıda, eğitimde türbanı yaygınlaştırmak” diyorduk, cevabı “Niyet okumayın” oluyordu.

Bugün ise kimsenin aklında darbe yok, böyle bir beyan yok, ima bile yok, ama AKP kanadı niyet okumayı bile geride bıraktı, suç icat ederek “İşte darbeciler” diye çığlıklar atıyor.

AKP teşkilatlarına verilen talimat doğrultusunda İlker Başbuğ, Fikri Sağlar ve benim hakkımda suç duyuruları yapılmış olması paniğin ve bunun sonucu olan mantığın göstergesidir.

Kişisel inancıma göre bu suç duyurularından ciddi bir sonuç çıkmaz, zaten bunu beklediklerini de sanmıyorum, ama önümüzdeki birkaç ay kamuoyunu bu konuyla oyalarlar ve “bizi darbe ile devirmek istiyorlar” algısını diri tutarlar.

Faydası mı ne?

Çok basit; her türlü muhalefeti baskı altında tutmak, muhalefete yönelik kimi operasyonları kamuoyu nezdinde makul ve gerekli göstermek…

ÖNERİ

Suç duyurularını teslim alan savcılardan ricamdır!

YouTube kanalımdan yaptığım konuşmanın yarattığı fırtınanın sonucunda iktidar partisi, hakkımda 81 ilde birden suç duyurusunda bulunma kararı almış.

Hemen şunu söyleyeyim, meslekte 45’inci yılımı tamamlamak üzereyim.

Bu süreçte inandığım şeyler konusunda hiç kuşku duymadım, yazdıklarımdan ve söylediklerimin bazı sonuçlarından dolayı korkuya kapılmadım.

En önemlisi yazdıklarım ve konuştuklarımın arkasında durdum, “öyle demek istemedim, yanlış anlaşıldı, maksadını aştı” gibi klişelere de asla sığınmadım.

Şimdi yine fikri patenti bana ait olan “81 ilde suç duyurusu” ile karşı karşıyayım.

Patenti bana ait dememin sebebi şu; Çeşitli zamanlarda muhalefete “eylem ille sokağa çıkmak değildir, örneğin genel başkana yapılan ağır hakaretler nedeniyle, 81 il 400 ilçenin adliyelerine aynı anda suç duyuruları yapın” önerisi getirdim. Onlar dinlemediler bile. Ama belli ki AKP’liler daha iyi dinliyorlar ki, Türkiye’de ilk kez yapılacak bir uygulamayı bana İlker Başbuğ ve Fikri Sağlar’a yapıyorlar.”

Açıkçası “Suç ne?” onu bilmiyorum tabii.

Ancak bu suç duyurularını yurt çapında teslim alan savcılardan küçük bir ricam var.

Lütfen suç duyurularında size sunulan evrak içinde YouTube kanalımda yaptığım konuşmanın tamamının olup olmadığına bakınız.

İktidar medyasının birbirinden farklı cümleleri üst üste koyarak oluşturduğu kısa versiyon montaj videoya rağbet etmesinler.

Çünkü sanmıyorum ki benim gerçek konuşmamda bir suç unsuru olsun.

Beğenmeyen olabilir, o görüşlere katılmayan olabilir, ama suç olmadığını göğsümü gere gere söyleyebilirim.

NOT: Medya, iktidara yakın olanıyla muhalefetiyle bu konuda genel olarak korkak ve bilgisiz tavır sergiledi. Çoğu beni hiç izlemeden yorum yaptı, dalgasını geçti kendince, hakaretler yağdırdı. Seyrettiğini söyleyenler ise bunu daha güçlü bir saldırı için gerekçe yaptı kendisine. Gördüğüm kadarıyla bir tek Faruk Bildirici ile kendi gazetemden Ümit Zileli gerçeği görerek yazan gazeteciler oldular. Teşekkür ederim.

CANIMI SIKAN ŞEYLER

Pandemide öğretmenlerin canını çıkarıyorlar

Korona salgını nedeniyle okulların kapalı olması ve uzaktan eğitim yapılması, beraberinde pek çok sorun da getiriyor elbette.

Bu köşede dün bir okul öğretmeninin üzüntüsü paylaşmıştım sizlerle.

Bu öğretmen çocuklarının pek çoğunun bazıları çok basit, bazıları ise yürek dağlayan nedenlerle dersleri sürekli izleyemediklerini dile getirmişti.

Bu yazımı okuyan öğretmenlerden çok mesaj aldım dün.

“Can Bey, aynı durum bizim okulda da söz konusu ama bir de bizi ilgilendiren bölümü var ki o da bizleri çok sıkıntıya sokuyor” dediler.

Öğrenince bence şaşırdım, meğer Milli Eğitim; eğer bir derse hiçbir öğrenci katılmazsa öğretmenin o ders için parasını kesiyormuş.

Öğretmenler, “Öğrencilerin derslere katılmamasının sorumlusu biz değiliz ki, ders saati geldiğinde ekran başında oluyoruz, keyfimize ders vermiyor değiliz ki” diyorlar.

Bazı bölgelerde öğrencilerin rahat etmesi için eğitim saati sabah 08.30’dan akşam 20.30’a kadar yapılıyormuş.

Tabii her sınıf aralıksız ders almıyor.

Sınıflara göre bölmüşler eğitim saatlerini ki, öğrenciler kendilerine de zaman ayırsın diye.

Bu kadar fedakârca çalışmaya rağmen devletimiz bu öğretmenlere fazla mesai ödemiyormuş.

Niye?

Öğretmenler mecbur mu mesai saatleri dışında çalışmaya, onların çoluk çocukları yok mu?

BUNU YAZMAK GEREK

Hep CHP’yi suçluyorlar ama türban hep sağ iktidarlar döneminde yasaktı

İktidar, sanıyorum iyice telaşta.

İç ve dış sorunlarla başa çıkamıyor artık.

Günü kurtarmak tek dertleri…

İşlerin böyle gitmesi halinde iktidardan düşeceklerinden korkuyorlar.

İşte bu korku nedeniyle son günlerde yine eski ve bilindik yöntemlere başvuruyorlar.

Türban ve darbe tartışmalarının bir anda ortaya atılması ve iktidar yanlısı medyanın da bunlara can simidi gibi sarılması bundan…

Tabii türban iktidarın en güçlü olduğu konu.

Linç kampanyaları anında başlıyor.

Fikri Sağlar’ın başına gelen budur.

Sağlar, ne türbanı aşağıladı ne karşı olduğunu söyledi. Sadece kamu alanında görev yapanların dini aidiyetlerini açıkça göstermelerinin sakıncalı olduğunu anlattı.

Anında ayağa kalktı iktidar sözcüleri ve medyası.

Her zaman olduğu gibi muhalefet de bu konudaki baskılara direnemediği için “Tam da AKP erirken yine can simidi gibi yetiştiniz” saçmalığının arkasına sığındı.

Bir okurumun gönderdiği mesajla, muhalefetin imdadına yetişeyim bari.

İktidar kanadı türban konusunda hep CHP’yi suçluyor ve bu parti zihniyetinin yasakçı olduğunu ileri sürüyor.

Oysa geçmişe baktığımızda türbanın hep sağ iktidarlar sırasında yasaklandığını görüyoruz.

Örneğin 1992-1995 arasında üniversitelerde türban yasağı yoktu ve iktidarda SHP-DYP ortaklığı vardı.

1995-2002 arasında yasaklar başladı.

Bu dönemde aralarında Refah’ın da olduğu sağ partiler iktidardaydı.

Daha sonra AKP iktidara geldi.

Türban sorunu 2010’a kadar sürdü.

Peki sonra yasak kalktı mı?

Hayır, çünkü aslında belirlenmiş bir yasak yoktu.

AKP iktidarı, küçük bir oyunla “türban yasağını kaldırdık” propagandası yaptı.

Kamu görevlilerinin uyması gereken kıyafetlerle ilgili yasadaki “baş açık” ibaresini kaldırdılar, hepsi bu.

Çünkü türbanın serbest olması amacıyla bir kanun çıkarmak için anayasanın ilgili maddesinin de değiştirilmesi gerekiyordu.

Böylelikle kamunun her alanında türban takılması mümkün hale getirildi.

ÖNERİ

CHP türbanlı değil çarşaflı ve cüppeli adaylar bulmalı

Konu herhangi bir şekilde türbana geldiğinde karşımdaki kişinin ağzını yaya yaya “Yaaa kardeşim hâlâ mı kılık kıyafetle uğraşıyorsunuz, bıkmadınız, el alem Mars’a gidiyor, sizin uğraştığınız konuya bak” diye güya laf sokuşturmalarına nasıl sinir oluyorum anlatamam.

Çünkü konu kılık kıyafet değil ki.

Hepsi bal gibi bunun böyle olduğunu biliyorlar ama ellerinde en güçlü silah bu.

Ama daha da canımı sıkan bunu muhalefet, daha doğrusu CHP’nin de söylemesi.

Biliyorsunuz CHP Genel Başkanı nereye giderse gitsin yanında ille de türbanlı bir kadın var.

Kılıçdaroğlu, herhangi bir partili türbanla ilgili bir şey söylerse hemen kaşlarını çatıyor ve “Bizim kılık kıyafetle sorunumuz yok. Biz çok demokratız, özgürlüklere saygılıyız” diyor.

Gayet güzel de benim anlamadığım bir nokta var.

“Kılık kıyafetle uğraşmayın” denildiğinde neden ana obje hep türban oluyor.

Örneğin çarşaf, peçe, sarık, şalvar, cüppe kıyafet özgürlüğü kapsamında değil mi?

Bir kadın subay, türbanını başına takıp üstüne askeri üniformanın parçası olan şapkasını geçiriyor.

Hakim ve savcılar yine türbanlı olabiliyor.

İyi de erkeklerin neden kıyafet özgürlüğü yok?

Ya da kadınlar türban takınca kıyafet özgürlüğü oluyor da çarşaf niye aynı kategoride değil?

Örneğin Kılıçdaroğlu hep türbanlı bir kadınla geziyor, türbanlı bir kadını parti meclisine seçiyor da çarşaflı bir kadın niye göremiyoruz?

Geleyim yine erkeklerin kıyafet özgürlüğüne.

Neden cüppeli bir generalimiz olamıyor?

Sarıklı bir milletvekili olamaz mı, kıyafet özgürlüğü yok mu bu ülkede?

Ayrıca bir kamu bankasındaki şube müdürü başına kipa takabilir mi?

Sorular biraz zor mu geldi?

Madem öyle artık bırakın bu türban üzerinden siyaset yapmayı.

Yazarlar

“Niyet okuma” silaha dönüştü
Can Ataklı