Can Ataklı
20 Eylül 2020

İstanbul hep çok güzeldi


NOSTALJİ

İstanbul hep çok güzeldi

Dünyanın en güzel kentlerinden biridir İstanbul kuşkusuz.

Hep güzeldi.

Bizans döneminde de eşsiz bir kentti.

Fatih’in kenti fethetmesinden sonra daha da güzelleşti.

Cumhuriyet dönemiyle birlikte dünyanın kültür ve sanat kentlerinden biri oldu.

Son 20 yılda çarpık kentleşme ile silüeti bozulsa, tarihi ve manevi değeri biraz silikleşse de İstanbul yine güzel; yine dünyanın incisi.

Bugün sizlere İstanbul’un yakın geçmişinden, 50-60 yıl öncesinden bazı fotoğraflar paylaşmak istiyorum.

Klasik, yaşanan günü beğenmeyen “eskiden var ya eskiden” tavrı içinde değilim asla.

Ama bazen kendi çocukluğumda tanık olduğum ama bugün kimsenin hatırlamadığı gençlerin ise bilmediği anları özlemiyor da değilim.

Haydi gelin fotoğrafların ışığında geçmişe doğru şöyle güzel bir gezi yapalım.

TURŞUCU: İstanbul sokaklarının değişmez satıcılarından biri turşuculardı. Bugün “sağlık nedeniyle” böyle bir şeye asla izin verilmeyeceğini biliyorum elbette, ama o günlerde sokak turşucularının önü kuyruk olurdu, hele turşu suları harikaydı.

UZUN EŞEK: Çocukluk günlerimizin en neşeli oyunlarından biri “Uzun Eşek” oyunuydu. Şimdi oynandığını zannetmiyorum ki zaten anne babalar da asla izin vermezler. Altımızdaki kuyruğun üzerine çöküp “Çattı pattı kaç attı” diyerek alttakilerin parmakla gösterdiğimiz rakamı bilememeleri. Tabii alttakiler için o kadar zevkli olmazdı. Acaba şimdiki bel rahatsızlıklarımızın nedeni bu muydu demekten de kendimi alamıyorum.

MİGROS: 50 yıl falan önce bırakın AVM’leri öyle sokak başı market hatta bakkal bile yoktu birçok semtte. Migros’un kamyonları vardı. Migros kamyonu gezici bakkaldı. Mahalleye gelir kapaklarını açar satış yapardı. Daha sonraları “modern” kamyonlar geldi. Önden binip alışveriş sepetini doldurur sonra parayı ödeyip tabii nakit, kart filan yok o zaman, arka kapıdan inerdiniz.

ELMA ŞEKERCİ: Şimdiki çocuklar hiç elma şekeri yediler mi acaba? Ya da elma şekeri nedir bilirler mi? Gerçi bazı pastanelerde görüyorum ama galiba çok satılmıyor. Ama eskinin vazgeçilmeziydi. Tabii bir de elmaları kurtlu olmasa daha iyi olurdu ama kurtlu bölümü atıp gerisini yemeği pek severdik.

BEYOĞLU TRAFİĞİ: Korona’ya rağmen bazı saatlerde yürümesi bile zor olan İstiklal caddesinde 90’lı  yılların ortalarına kadar araç trafiği de vardı. Hele çocukluk yıllarımda trafiğin çift yönlü ve gidiş geliş tramvay hattı olduğunu bile biliyorum. Kaldırımlar şimdiki gibi hep kalabalıktı. Beyoğlu’na çıkmak ise bir ayrıcalıktı. Gidileceği zaman herkes en güzel giysilerini giymeye özen gösterirdi.

PAMUK HELVA: Şimdi birkaç yerde hâlâ gördüğüm pamuk helvacılar eskiden mahallenin vazgeçilmez satıcıları arasındaydı. Özellikle öğleden sonraları ortaya çıkan pamuk helvacılar bir anda çocukların etrafını sardığı bir ilgi alanına dönüşürdü. Beş kuruş muydu neydi bir sopanın ucuna takılan pembe pamuk şeker ama bazen ona bile paramız çıkışmazdı bazen.

BALIKÇILAR: Balık pazarları ve mahalle aralarında elbette balıkçılar vardı eskiden ama millet asıl Haliç’te Karaköy, Eminönü’de sahile sıra sıra dizilen balıkçı kayıklarından alırdı en taze balığı. Kimi kayık üzerindeki saçta balık pişirir ekmek arası satar, kimi de envai çeşit balığı bağıra çağıra pazarlardı.

BİRDİRBİR: Çocukluk oyunlarımızdan biri “birdirbir” adını verdiğimiz eğilen birinin üzerinden atlamaktı. Bakmayın göründüğü kadar kolay değil. Hele oyunda yaşı sizden birkaç yaş daha fazla olanlar varsa onlar eğildiğinde üzerlerinden atlamak pek zor gelirdi. Eğilen üzerinden atlarsınız, atladıktan sonra siz eğilirsiniz. 8- 10 çocuk oldu mu hele mahallenin bir ucundan diğerine atlaya atlaya gider pek keyif alırdık.

SOKAK FOTOĞRAFÇILARI:  Yıllar önce “Issız adaya düşen Türk yanında ikametgah ilmühaberi, nüfus cüzdanı ve 6 resim alır” esprileri yapılırdı. Çünkü hemen her işte lazımdı bunlar. Şimdiki gibi kimlik numarası falan yoktu. Bu nedenle özellikle devlet dairelerinin önünde seyyar fotoğrafçılar olurdu. Vesikalık çektikleri gibi “İstanbul Hatırası” fotoğrafları da buralarda çekilirdi.

YOĞURTÇU: Sokaktan “Yoğuuuurtçuuuu” sesini duyduğumuzda bizim oyun saatimizin de geldiği anlaşılırdı. Çünkü yoğurtçular genellikle öğleden sonraları çıkarlardı sokak arasındaki satışlarına. Öyle ya çoğu evde buzdolabı falan yok, yoğurt alınacak ve bozulmadan akşam yemeğinde kullanılacak. Bu nedenle öğleden sonraları gelirdi yoğurtçular ki herkes alabilsin.

LAHMACUNCULAR: Henüz Güneydoğu’dan göçlerle gelenlerin lahmacun ve kebap salonlarını açmadıkları dönemde seyyar satıcılar sayesinde tanışmıştık lahmacunla. Çift kapaklı oval çantaları vardı lahmacuncuların. Bir kapağı açar lahmacunu, sonra diğerinden de domates ve yeşillikleri çıkarır, dürüm gibi sarar ve verirdi. Sağlıklı mıydı? Asla. Ama ne lezzetliydi bilemezsiniz.

KARAKÖY: Bugün garabet anıtı gibi olan Karaköy eskiden kendine has özelliği ile İstanbul’un en canlı merkezlerinden biriydi. Zannedersiniz ki Türkiye’nin bütün işleri buradan görülüyor. At arabaları da 90’lı yıllara kadar İstanbul caddelerinin değişmez aksesuarlarındandı. Hamallar da özellikle Karaköy, Eminönü arasının vazgeçilmezleri arasındaydı.

ÇOK GÜLDÜM

Bu pazarın fıkraları

Yarın gece ile gündüzün eşit olduğu ve sonbaharın “resmen” başladığı gün. Yıldırım Tuna’dan biri kışa hazırlığı anlatan iki fıkra geldi.

Birlikte okuyalım;

Şef’in Tahmin Raporu

Eylülün ortası geldi diye Kızılderililer, şeflerine hazırlık yapmak için kışın nasıl geçeceğini sormuşlar, tam olarak bilememekle birlikte ‘karizma çizilmesin’ diye bir cevap vermesi de lazım, yerden aldığı bir tutam toprağı havaya doğru savurmuş ve gözlerini kısıp  “Çok soğuk geçecek odun toplayın!” demiş kabilesindekilere..
Rezil olmamak içinde eyalet Meteoroloji istasyonunu da gizlice telefonla aramayı ihmal etmemiş.
”Veriler henüz tam değil!” demiş yetkili, “Tahminimizi netleştiremedik..!”
Bir hafta sonra tekrar aramış istasyonu “Soğuk olacak değil mi?” diye
“Hava istasyonlarından tam veri alamıyoruz!” demiş yetkili “Ama  çok soğuk olacağı konusunda başka bir gözlemimiz var..”
Şef köyüne dönüp bin bir havayla “En ufak odun parçasını bile biriktirin!” demiş Kızılderililere.
İki hafta Meteoroloji istasyonuna bu sefer bizzat gidip kabilesine rezil olmamak için “Tamamen emin misiniz?.. Ufak bir şüpheniz yok değil mi kışın soğuk geçeceğinden?” diye sormuş..
“Dediğimiz gibi istasyonlardan net sonuç alamıyoruz!” demiş yetkili “Ama şundan emin olun ki çok soğuk geçecek. Çünkü bütün Kızılderililer bir aydır deli gibi odun topluyorlar..!”

Cenazede

Yaşlı kadın cenaze namazı öncesi camide kalabalığın arasında duran belediye yetkilisine gidip “Kaybınıza gerçekten çok üzgünüm evladım” demiş “Sizin kaybınız aslında bizlerin, bu kasabanın kaybı sayılır..”
“Yok.. Yok.. Mevtanın benimle bir ilgisi yok.. Ben sadece cenaze arabasının şoförüyüm “ diye cevap vermiş adam şaşırarak..
“Hap kadar kasaba, tabii ki biliyoruz..” demiş yaşlı kadın sinirlenerek,  “Biraz önce iki adam kullandığın arabayı çaldı onu söylüyoruz işte..!”

Yazarlar

İstanbul hep çok güzeldi
Can Ataklı