Hitler Almanyası’nda bile olmaz

5 Aralık 2019

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Hitler Almanyası’nda bile olmaz

Bu iktidar demokrasiden vazgeçti.

Hukuk devleti olma vasfını tamamen yitirdik.

İnsan hak ve özgürlükleri artık bir kişinin ağzında.

Bir korku imparatorluğunun mengenesi altında gibiyiz.

Özellikle büyük kentlerde hemen herkes mutlaka rastlamıştır, sırtlarındaki yeleklerde ‘polis’ yazan kılıksız kişiler rastgele insanları durdurarak kimlik kontrolü yapıyorlar.

“GBT kontrolü” diyorlar buna.

İnsan onurunu son derece aşağılayan bu tür uygulamaları pek çok kere dile getirdim ben de başkaları gibi.

Ancak dün yakından tanıdığım birinden duyduğum olay gerçekten dehşet korkutucu.

Sabah arayan arkadaşım çok öfkeli bir sesle “Başımdan geçene inanmayacaksın” dedi.

Hep ciddiyeti ve sakinliği ile tanıdığım için meraklanıp sordum “Ne oldu?” diye.

“Akşam saat tam 19.45’te, çünkü hemen saatime bakmıştım, Ankara asfaltı Göztepe kavşağından sonra Boğaz Köprüsü’ne saparken üzerinde ‘sivil trafik’ yazan 8 kişi arabamı durdurdu. Arabada iki de arkadaşım vardı. Ben ehliyet kontrolü sanmıştım, meğer kimlik kontrolüymüş. Bana sert biçimde arabadan inmemi söylediler.”

Araya girdim, “Seni niye indiriyorlar ki?” diye sordum.

“Ben de şaşırdım önce, ama sonra anladım” dedikten sonra devam etti; “Bir polis benim kimliğimi incelerken, bir başkası arabadan içeri eğilip arkadaşlarıma ‘Siz kimsiniz?’ diye sordu. Ama bu normal bir kimlik kontrolü gibi değil. Beni tanıyıp tanımadıklarını soruyorlar. Derken diğer kapıdan bir başka polis de kafasını uzattı, tuhaf sorularla arkadaşlarımı sorguluyorlar.”

Arkadaşımı o ana kadar sakin biçimde dinlerken, birden kaşlarımın çatıldığı hissettim “Ne demek o, anlamadım” dedim.

“Ben de anlamadım önce” dedi arkadaşım, “Polis kimliklerini değil, telefonlarını istedi, o zaman müdahale edip ‘Size ne telefonlarından’ dediğimde, polisin biri beni sertçe uyararak, korsan taksi olup olmadığımı kontrol ettikleri söylemez mi?”

Evet korsan taksi sorunu var bu kentte ama denetimi böyle mi yapılıyormuş?

Arkadaşım “Ne demezsin, artık burası bir hukuk devleti değil ki, eline biraz güç geçiren işte böyle fütursuzca kullanıyor” dedikten sonra anlatmayı sürdürdü.

“Korsan taksi olmadığımı anlatana kadar 20 dakika geçti. Polis bu sırada hepimizin telefonlarını alıp WhatsApp yazışmalarına kadar baktı. Sonunda dayanamadım, aramızdaki bazı eski yazışmaları gösterdim ancak o zaman arabamdaki kişilerin müşteri değil gerçekten arkadaşım olduğuna ikna oldular.”

Arkadaşımın anlattıklarını tanımadığım biri anlatsa inanmam mümkün değil.

Hukuk ve insan hakları ne kadar ayaklar altına alınırsa alınsın, polisin bu kadarına cesaret edeceğini düşünemezdim.

Ama belli ki artık iş rayından iyice çıkmış.

Kendini devlet zannedenlerin yönettiği bir ülkede sanıyorum hepimizin güvenliği pamuk ipliğine bağlı.

İktidar güç sarhoşluğuna kendini o kadar kaptırmış ki Hitler faşizminin bile aklına gelmeyen yöntemleri bu ülkenin vatandaşlarına uygulamaktan çekinmiyor.

YENİ ÖĞRENDİM

Diyanet’in 3 yıldır cevap veremediği soru

Son zamanlarda ezan okunurken hoparlörlerin sesinin iyice açıldığı herkesin bildiği bir gerçek.

AKP’liler bile bu kadar yüksek sesle ezan okunmasından rahatsızlık duyduklarını dile getiriyorlar artık.

Zaten bu konuda muhalif olanlar bir parça bile şikayet etse nasıl bir lince tabi tutulacaklarını tahmin ediyorsunuzdur.

Buna rağmen, zaman zaman bu konudaki görüşlerimi dile getirmeye çalıştım.

Örneğin hoparlör icat edilene kadar müezzinler mutlaka minarenin şerefesine tırmanır ve ezanı buradan okurdu, şimdi ise minareye çıkan müezzin hiç yok, hatta bazı yeni camilerde minare içine merdiven bile yapmıyorlar.

Ama her caminin bir imam kadrosu olduğu gibi müezzin kadrosu da var. Bu müezzinler ezanı caminin içinden okuyorlar, hatta çoğu camide ezan bile banttan hoparlörlere veriliyor. O halde müezzinlere bu milletin cebinden niye maaş ödenir ki?

Ben bunları zaman zaman yayınlarda söyler, köşemde yazarken Hukukun Egemenliği Derneği, konuyu üç yıl önce Diyanet’e sormuş.

Derneğin Onursal Genel Başkanı avukat Erdem Akyüz, “Çok eski ve önemli bir iletişim şekli olan ezanın okunuş kuralları vardır. Ezan, minareye çıkarak ve canlı olarak okunur. Minareden okunan ezanın ve bunu seyretmenin ayrı bir güzelliği, dini anlamı ve zorunluğu vardır. Aşağıda oturduğu yerden kasetin veya CD’nin düğmesine basarak ezan okunmaz. Ezan, minareye çıkarak okunmayacak ise minareye, müezzine ne gerek var?” diyor.

Akyüz sadece bunları söylemekle yetinmeyip konuyu Diyanet’e sormuş.

Aradan üç yıl geçmesine rağmen “8 yaşındaki kızım kucağıma oturduğunda şehvet duygularım kabarırsa günaha girer miyim?” türü abuk sorulara bile cevap yetiştiren Diyanet, bu konuda hâlâ bir cevap vermemiş.

Oysa soru çok basit; “Ezan müezzin tarafından minareye çıkılarak okunur. Minareye çıkmadan ezan okunması dinen caiz midir?”

Bir küçük soru da ben ekleyeyim; “Ezan hoparlörle okunabiliyorsa, minareye ne gerek var, bilgisiz ve bilinçsizce 2 veya 4 minareli cami yapmanın alemi var mı?”

YENİ ÖĞRENDİM

Mecazdan anlamayınca böyle komik tweetler atıyorlar

Kemal Kılıçdaroğlu’nun salı günü grup konuşmasını dinlediniz mi bilmiyorum ama son zamanlarda duyduğum en cesur ve bir muhalefet liderine yakışan bir konuşmaydı.

Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz gecesinden Man Adası’na, Tank-Palet olayından HDP’ye kadar birçok konuda çok açık sözlü bir konuşma yaptı.

CHP lideri, 26 Kasım’da bilincinin kapandığı ve tedavi hakkının elinden alındığı açıklamaları yapılan Demirtaş hakkında, “Selahattin Demirtaş seversiniz sevmezsiniz bir partinin genel başkanlığını yaptı. Haksız hukuksuz yere hapiste yatıyor. Yatmasının nedeni ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demesi. Gecikerek hastaneye kaldırılmış, kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” dedi.

Bu konuşmaya güya cevap, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın avukatı Hüseyin Aydın’dan geldi.

Tweet atan Aydın, “S. Demirtaş, 6-7 Ekim olaylarındaki rolü nedeniyle tutukludur. ‘Seni başkan yaptırmayacağız sözü’ nedeniyle şikayetimiz olmadığı gibi, açılmış bir dava da bulunmamaktadır. Kılıçdaroğlu’nun bu doğrultudaki iddiası tümüyle gerçek dışıdır” dedi.

Bu nasıl bir kafadır anlamadım.

“Seni başkan yaptırmayacağız” dediği için hapse girdiğini söylemek elbette hukuki bir değer taşımaz, mecazen söylenmiş bir şeydir.

Ama, kendi kitlesine propaganda yapmak ve bu yolla da muhalefet liderini karalamak için mecazi anlamda söylenen bir sözü gerçekmiş gibi kabul edip sonra da yalancı ithamında bulunabiliyor.

Bazen “Gerçekten propaganda olsun diye kasıtlı mı yapıyorlar bunları, yoksa gerçekten akılları ancak böyle anlamaya mı yetiyor?” diye düşünmeden edemiyorum.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Engelli insanlara bu zulüm niye çektirilir?

Erdoğan’ın sarayı önceki gün Dünya Engelliler Günü nedeniyle bu kez engellilere ev sahipliği yaptı.

Erdoğan da konuya sahip çıkan bir tavırla engelli gençleri ağırladı, onlarla sohbet etti hediyeler verdi.

Buraya kadar çok iyi.

Ama fotoğraflara bakınca açıkçası içim cız etti.

Çünkü hangi akla hizmetse kimileri zihinsel engelli olan gençlere, tuhaf kıyafetler giydirilmişti.

Sanıyorum bu kıyafetler tarihi kıyafetlerimizi sembolize ediyor.

Öyle de olsa bunun yeri midir yani?

Böyle bir zulmü engellilere çektirmek ne anlama geliyor acaba?

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Yalakalığı bir kenara bırakın, filtreler ne zaman takılmış olacak?

Siyaset tarihimizin en komik olaylarından birini yaşadık biliyorsunuz.

AKP Genel Başkanı, kendi partisine Meclis’ten bir yasa çıkarttı.

Çevreyi aşırı kirleten ve halk sağlığını ciddi biçimde bozan termik santrallerin bacalarına filtre takma mecburiyeti için verilen sürenin dolmasına rağmen, bunu iki yıl uzattılar.

AKP’liler çıkan bu yasaya çok sevindiler, birbirlerini kutladılar. Yandaş tetikçi medya, yasaya karşı çıkanları ağır biçimde eleştirdi, filtre takılması için üretimin azıcık bile durdurulmasının nasıl bir maddi zarar vereceğini anlattılar.

Sonra Erdoğan, “Ben halkımın sağlığına önem veririm” diyerek yasayı veto etti.

Aynı AKP’liler bu kez de “İşte halkını seven gerçek başkan budur” diye sevinç çığlıkları attılar.

Bu seviyesizliği bir kenara bırakalım, benim derdim değil artık, ama merakım şu;

“Tamam Erdoğan halkını çok seviyor. Çevreye ve sağlığa çok önem veriyor, bu nedenle yasayı veto etti. Peki filtreler ne zaman takılmış olacak?”

Bence işin püf noktası burada.

Uzmanlar diyor ki, “Bu filtrelerin takılması birkaç günlük iş değil, en az iki yıl sürer.”

Gerçek şu; “AKP’li bu firmalar, verilen sürede filtre takmadılar çünkü maliyeti yüksek. Şimdi paçalar sıkıştı, uzatma kararı güya geri çekildi ama zaten filtreler 2 yıldan önce takılamayacak. Yani AKP’li patronlar verilen sürede filtre takmadıkları için cezalandırılmıyor, üstü kapalı iki yıl daha süre tanınmış oluyor. Saf vatandaş, halk sağlığının düşünüldüğünü sanacak, olay budur.”