Korkusuz
Ümit Zileli

Gayya kuyusunda geçmişe sarılmak!

Bazen yaz başında bir “Sonbahar hüznü” sarar insanı...

Tam da o ruh hali içinde taradım haberleri; umut bu ya; “belki bir tane olsun iyi haber görürüm” diye... Yoktu, bir tane bile yoktu... Dolar 23 TL’yi geçmiş, Avro 25 TL’ye dayanmıştı, dövizde bir kuruşun artmasının bile bu ülkeye yüzbinlerce, milyonlarca liraya mal olduğunu bilmek, ülkenin “Gayya kuyusuna” yuvarlandığı gerçeğini vuruyordu yüzümüze...

Ekonomist Uğur Civelek’in “ancak bir yıl dayanabilir” diye söz ettiği Mehmet Şimşek, “ekonomide demir yumruk” dönemine geçmişti bile, artık yoksulluk döneminin de sonuna gelinmişti:

-Bundan sonrası “perişanlık” süreciydi!

Muhalefet cephesi ise bildiğiniz üzere “başı kopmuş tavuk” misali ne işe yarayacağını bir türlü kestiremediğim “koltuk kapmaca” oyununu sahneliyordu! İçimin siyaha kestiğini fark edince arşive sığındım...

Gözlerim kahramanlarımızı aradı; aklıma Sevgili Attila İlhan’ın “Kim kaldı” şiirini paylaştığım, severek kaleme aldığım o yazım geldi birden. Bari onların müthiş yaşamlarıyla avunalım diye paylaşmaya karar verdim...

Güzelim atlarına binip giden fedailer...


Evet, onlar İttihatçıydılar...

Bugün, dışarıdan ve içeriden elbirliğiyle karalanmaya çalışılan, vatanı ve yoksul halkı savundukları için efendiler ve uşakları tarafından en aşağılık şekilde darağacına çıkarılmak istenen o kahramanlar birer fedaiydiler, vatan fedaisi...
Taa 1800’lerin sonunda, tam olarak tarih düşmek gerekirse 1889’da, birkaç vatansever Askeri Tıp Okulu öğrencisi tarafından kuruldu; İttihad-ı Osmani’ydi ilk adı. Sonra İttihat ve Terakki adını aldı. Yani “Birleşme ve Gelişme”... İsim, ünlü Fransız düşünür Aguste Comte’dan esinlenilmişti...

Özellikle Rumeli’de, Selanik’te, Manastır’da hızla yayıldı... Parolası “Hürriyet”ti... Genç subayların gözlerini yaşartan bu sözcük çok değil, on beş sene sonra 1908 devriminin özgürlük meşalesi, kutsal sloganı olacaktı:

-Yaşasın Hürriyet!

Osmanlı’nın en utanç verici yenilgisi!


İttihatçılar, devrimi başarmış ama iktidarı alamamışlardı...

Bunun için de bir Balkan faciası ve bir şeriat kalkışması yaşanması gerekecekti... Balkan Savaşı, 600 yıllık Osmanlı’nın en utanç verici yenilgilere uğradığı, tepeden tırnağa rezil olduğu savaş olarak geçti tarihe. Kayıtlara göre, 5 milyona yakın Türk ve Müslüman, öldürüldü, tecavüze uğradı, yerinden yurdundan sökülüp atıldı. Bu faciadan kaçmayı başarıp, yarı ölü halde Anadolu’ya sığınabilenlerin sayısı yaklaşık 1.5 milyon civarındaydı...

Öyle ki; Edirne düşmüş, Trakya tamamen elden çıkmış, Rus ve Bulgar orduları İstanbul’un önüne kadar ulaşmıştı. Hatta bu zaferin anısına ünlü “Ayastefanos Anıtı”nı bile dikmişti Ruslar... İngiltere, Fransa acilen müdahale etmeseydi, İstanbul’un düşmesi de an meselesiydi...

-Osmanlı’nın tarihe karışması bir on sene daha ötelenmişti!.

Ve onlar, iktidarı devraldılar...

İlk yaptıkları, orduyu gençleştirmek ve eğitmekti... Çanakkale destanı, yani kurtuluşa giden yoldaki o muzaffer savaş, Balkan rezaletinden yalnızca üç yıl sonra kazanıldı!.. Mustafa Kemal gibi bir deha, Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratacak olan büyük devrimci, işte o savaşla ortaya çıktı...

-O da bir İttihatçıydı!

Enver Paşa’nın yönetimdeki zaafları, günahları, hırsları, zayıflıkları İttihatçıların vatan savunması için kendilerini nasıl feda ettikleri gerçeğini değiştirmez... İstanbul’dan Ankara’ya taşınan silah ve yurtsever kadrolarını, Karadeniz’den Anadolu’ya akın eden silah yüklü takalarını, Ege’nin, Batı Anadolu’nun kahraman efelerini göz ardı etmeye ise hiç yetmez...

-Onlar bu “son vatanın” fedaileriydiler...

“Kim Kaldı”


Sevgili Attila İlhan, “Kim Kaldı” şiirinde canlarını, kanlarını vatana feda eden o kahramanları, tam da layık oldukları şekilde anlatmıştı. Anıları önünde saygı ve minnetle eğiliyorum, armağan olsun:

Laternalar sustu
Sürahiler tenha


Tek kibrit çakılmıyor
Kim kaldı İttihat ve Terakki’den
O Jöntürkler ki - ‘hariçten evrak-ı muzırra celbederlerdi’
O fedailer ki barut öksürürler
Sakal tıraşları mavi
Kırmızı bıyıkları biber...”