CHP’liler artık aday arama telaşından vazgeçsinler!

3 Aralık 2019

ANALİZ

CHP’liler artık aday arama telaşından vazgeçsinler!

Türkiye siyaseti giderek sıkışıyor.

Çok iddialı söylemek istemiyorum, çünkü siyasette her an her şey olabilir ama bana göre bundan sonra bir daha Cumhurbaşkanlığı seçimi yapmayacağız.

Bunun tek istisnası sarayın bir baskın seçim kararı almasıdır.

Belki o zaman mecburen bir kere daha cumhurbaşkanlığı seçimi yaparız.

CHP Genel Başkanı önceki gün “Seçimler zamanında yapılacak, yani 2023’te, erken seçim olmaz” dedi.

Seçimin normal tarihi 2023 ama bu tarihte ille de cumhurbaşkanlığı seçimi de yapılacak diye bir şey yok.

Türkiye 2023’e kadar “demokrasi ve hukuk olmadan” yürüyemez, bu ağırlığı kaldıramaz.

Öyle ya da böyle demokrasiye mutlaka dönülecektir.

Hatta bunu muhtemelen muhalefetten önce bizzat Erdoğan talep bile edebilir.

Çünkü bu ucube başkanlık sisteminin bundan sonraki ilk seçimde başına çok büyük dert açabileceğini şimdiden görüyordur.

Buna karşı, seçimden partisini birinci çıkarabilmesi halinde en azından gücü elinde tutabileceği bir koalisyona razı gelecektir.

Buna artık CHP’nin de hazırlıklı olması gerek.

Gerçi CHP’nin ve hatta diğer muhalefet partilerinin her şeyi bir kenara bırakıp sadece ve sadece bu konu üzerinde çalışmaları gerekir bana göre.

Oysa CHP hâlâ “Bir seçim olursa başkan adayı kim olur” telaşında.

Herkesten oy alabilecek bir aday bularak seçimi kazanacaklarını bile düşünüyorlar.

Bu arayış partiden daha fazla ne yazık ki CHP’ye oy verenlerde görülüyor.

Çeşitli zamanlarda gerek TV ekranından gerekse bu köşeden CHP’ye veya muhtemel cumhurbaşkanı adaylarına yönelik eleştirilerimden sonra gelen tepkilerden anlıyorum bunu.

Örneğin diyorum ki “Laiklik, Atatürkçülük CHP’de unutuldu, çünkü şimdi moda herkesten oy almak olunca laikliği falan dile getirmek istemiyorlar.”

Yığınla tepki geliyor, “herkesin oyunu almadan nasıl cumhurbaşkanı seçilecek?” diye.

Erdoğan’ın ucube sistemi ister istemez herkesin içine işlemiş, artık herkes yüzde 50 hayalinde.

Bunun yanı sıra bir de “Elimizde zaten iki aday var, onları da yıpratmayın” diyor pek çok CHP’li.

“İki aday” lafı mecazi değil, gerçekten sadece iki aday var ortada.

Biri Muharrem İnce diğeri de Ekrem İmamoğlu.

Çıkın sokağa sorun CHP’lilere bu iki isimden başkasını söyleyemiyorlar.

Bunlardan birinin kazanması halinde de kendilerinin kazanmış olacağını düşünüyorlar.

Nedense tekrar demokrasiye dönmek, kişilerin değil fikirlerin yarıştığı bir demokratik sistemi kurmak akla pek gelmiyor çünkü muhalefet bunu hiç dillendirmiyor nedense.

Aslına bakarsanız durum AKP’de de pek farklı değil.

Orada tek fark henüz “Seçileceğine kesin inandıkları” bir isim var.

Ama çekin Erdoğan’ı bir kenara, aday olmadığını söyleyin, bakalım AKP aday çıkarabilecek mi?

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

5 YIL SONRA GELEN TAKİPSİZLİK KARARI

Geçen 15 gün içinde iki ayrı davadan takipsizlik kararları ulaştı elime.

Birincisi; televizyondaki bir konuşmamda Kozan’ın AKP’li eski belediye başkanı hakkındaki bir soruşturmayı dile getirdikten sonra “Burada anlamadığım Kozan halkı bu kişiyi nasıl seçti, burası küçük yer herkes birbirini bilir, böyle bir adamı seçmek Kozan’a yakışır mı?” diye sormuştum.

Bunun üzerine Kozan halkını aşağıladığımı düşünen 15 kişi savcılığa suç duyurusunda bulunmuş.

Her nasılsa hepsi aynı cümlelerle yazılmış olan dilekçeler nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nda ifademi aldılar, 15 gün kadar önce “takipsizlik kararı” geldi.

Diğeri ise evlere şenlik bir durum

Yargımızın nasıl döküldüğünün bir göstergesi.

Bundan beş yıl önce birkaç gazeteci dostumla birlikte bir firmanın tanıtım filminde rol almıştık.

Bir tüketiciler derneği bizim halkı dolandırdığımızı ileri sürerek suç duyurusunda bulunmuştu.

Adliyede televizyonlar çekim yaptılar.

Akşam haberlerinde CNN’inden Habertürk’üne, Show’undan FOX’a kadar hepsi “dolandırıcılıkla suçlanan gazeteciler” diye hakkımızda haber yaptılar.

Elden bir şey gelmiyor tabii.

Bizzat kendi meslektaşlarımız tarafından kesilip biçilmemize engel olamadık.

Hepsi güya habercilik adına ağızlarından salyalar akarak bu haberleri “dolandırıcılar” başlığını ekrandan hiç kaldırmayarak yayınladılar.

Bu mesleki acıyı içime gömdüm çaresiz.

Aradan beş yıl geçti. Bu suç duyurusunu unuttum gitti bile.

Geçen hafta evime postacı resmi bir belge getirdi.

2014’teki bu suç durusu hakkında takipsizlik kararı verilmiş.

Bu kadar geç gelen adalet olur mu?

O sırada yapılan dolandırıcılık suçlamaları nedeniyle mesleğimden bile olabilirdim.

Durup dururken rezil olmam, bir süre çok mahcup gezmemin bedelini kim nasıl ödeyecek?

Hepsi benim fikirlerimin yanı sıra karakterimi de bilen o anlı şanlı televizyonların, Habertürk’ün, CNN’in, FOX’un çok ünlü ana haber sunucuları acaba o günleri hatırlayıp da bir parça utanırlar mı?

ÖNERİ

Muhalif belediyeler kamu bankalarıyla tüm ilişkisini kessin

İktidar en önemli belediyeleri kaybedince bunun acısını bu kentlerde yaşayan insanlardan çıkarmaya çalışıyor.

İktidar belediyelere yapması gereken destekleri esirgiyor, bazı yatırımların yapılmasını engelliyor, belediye başkanlarına olmadık zorluklar çıkarıyor.

Bunlardan biri de kamu bankalarının muhalif belediyeler verdikleri krediyi kesmeleri.

AKP genel başkanı hem kamu bankalarının kredi vermesini yasaklıyor hem de bu belediye başkanlarıyla alay ederek “Çalışın biraz, tuttuğunuz koparın, gidin siz de kredi isteyin” diyor.

Bir İstanbullu okurum AKP iktidarının İstanbul’dan intikam almayı amaçlayan bu kibirli davranışlarına çok içerlemiş, bana yazdığı mesajda “Can Bey” diyor, “Siz öncülük edebilirsiniz belki, belediyelerin kamu bankalarında çok yüklü hesapları olmalı. Bunları çeksinler, kamu bankalarıyla hiç iş yapmasınlar.”

Aslında uygulanabilir bir öneri bu.

Büyük belediyelerin kamu bankalarıyla mutlaka ilişkisi vardır.

“Madem kredi vermiyorsunuz, sizinle hiçbir alanda çalışmıyoruz” diyebilirler.

CANIMI SIKAN ŞEYLER

Halkın parasıyla yurt dışında cami yapmak da neyin nesi?

İktidarımız “Ne kadar dindar olduğunu göstermek ve İslama hizmet etmek için” gitmiş Cibuti’ye cami yaptırmış.

12 milyon liraya mal olmuş bu cami.

Cibuti dediğin Kızıldeniz’deki minik bir ülke.

Büyüklüğü Erzurum ili kadar.

Halkı büyük çoğunlukla Müslüman bir ülke.

Geçenlerde Hüsnü Mahalli yazmıştı, bu ülkenin en önemli geliri topraklarını kiraya vermesi nedeniyle kazandığı paraymış.

Meğer bu minicik ülke Amerika’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Kanada’ya, Almanya’dan İtalya’ya herkese askeri üs kurması için arazi kiralıyormuş.

Bu yolla ülkenin elde ettiği yıllık gelir 250 milyon doları buluyormuş.

İşte böyle bir ülkeye biz gidip cami yapıyoruz.

Neden?

Bir kere bu laikliğe aykırı bir turum.

Türkiye’de devlet cami yapmakla ve daha sonra da masrafını karşılamakla yükümlü olabilir ama iş yurt dışı olunca durum farklı.

Çünkü yurt dışında cami yapmak laikliğin çiğnenmesidir, devlet halktan aldığı paralarla yurt dışında dini faaliyette bulanamaz.

Ama takan kim, orası da başka.

Bunun da ötesinde bu cami açılışına Türkiye’den devasa bir heyet gidiyor.

Atatürk’ten hiç haz etmeyen ve bunu her fırsatta göstermekten çekinmeyen Meclis Başkanı koşa koşa  Cibuti’ye gidiyor. Diyanet İşleri Başkanı da orada. Koca bir uçak dolusu kişi Cibuti’de cami açılışına katılıyor.

Koca heyeti götüren uçağın kirası 700 bin liraymış.

Sadece laiklik suçu işlenmiyor, halkın parası da çarçur ediliyor ki bu suça ne denir ona da siz karar verin artık.

KOMİK

TÜKETİMİ BUNCA KÖRÜKLEDİKTEN SONRA “KARA CUMA” ELEŞTİRİLERİNE SADECE GÜLERİM

O  ne reklam kampanyasıydı değil mi?

Kara Cuma.

Herşey sanki bedava veriliyormuş gibi anlatıyorlardı reklamlarda, cuma gününden itibaren görülmemiş bir indirim başlayacaktı pek çok mağazada.

Yetişen alacaktı ancak.

Nitekim bazı yerlerde öyle de oldu

10’da açılan AVM’ler önündeki kuyrukların sabahın 7’sinde başlamıştı bile.

Bu “Kara Cuma” çılgınlığı sadece bizde değil tabii, bu olay ithal, bize zaten dışarıdan geldi.

Burada bana çok komik gelen, kimi yandaş tetikçi medyada çıkan “Kara Cuma” eleştirileri oldu.

Sanki tüketimi körükleyen, herkesi alışveriş manyağı yapmak için çabalayan bu iktidar değilmiş gibi saçma sapan eleştiriler okudum bu medyada..

Dinci siyasetleri uygulamanın ve toplumu dönüştürmenin yollarından biri tüketimi körüklemektir.

Toplumun önüne yapay ve sanal bir dünya koyarsınız, herkesi hayal dünyasına itip asıl stratejinizi uygularsınız.

Her sokak başına bir stant kurup kredi kartları dağıtılmadı mı?

Mahalle esnafı öldürülüp her şey AVM’ler denilen kapalı alanlara taşınmadı mı?

İnsanlar çok alışveriş yapmaları için teşvik edilmedi mi?

Müthiş bir tüketim çılgınlığı ile herkes ağır borçlar altına sokulmadı mı?

Hal böyleyken Kara Cuma eleştirileri yapmak, bu yolla güya sosyolojik tahlillerde bulunmak bana komik ötesi geliyor.

Tabii aslında bu da planın bir parçası.

Bir yandan tüketimi körükleyip diğer yandan da günah çıkarıyor gibi yapıp yine zeytinyağı gibi suyun üstünde kalma numaraları bunlar.