Hüsnü Mahalli
18 Aralık 2020

Yaptırım değil cezalandırma


10 yıl önce dün Tunus’ta seyyar satıcılık yapan üniversiteli bir genç, kadın bir zabıta tarafından tokatlanıp arabasına el konulunca vilayetin önüne giderek kendini yakmıştı.

“Arap Baharı” böyle başlamıştı.

Bin Ali 23 yıl sonra ülkesinden kaçtı, Mübarek 30 yıl sonra istifa edip cezaevine konuldu, Kaddafi 42 yıl sonra feci bir şekilde linç edildi, Yemenli Salih 32 yıl sonra öldürüldü ama 10 yıl önce başkan olan Esad direndi.

Bugün gelinen noktada durum tam anlamıyla sefalet ve kaos.

AKP’nin başta Suriye ve Libya olmak üzere her yerde ve tüm alanlarda müdahalesi olmasaydı durum böyle olmazdı.

Başka bir ifadeyle her şey AKP politikalarının sonucudur.

Ya da ideolojik tercihlerinin karşılığıdır.

Bu tercih ve tercihe bağlı tutum ve davranışlar devam ettiği sürece var olan durumun düzelme şansı yoktur ve olmayacaktır.

Olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa AKP’nin de böyle bir niyetinin olacağını sanmıyorum.

AKP; Trump yaptırımlarına çok kızmış gibi görünüyor.

KAATSA çerçevesinde uygulanmasına karar verilen yaptırımlar beklenildiği gibi çok kapsamlı olmamakla birlikte cezalandırmayı içerdiği için ciddiye alınmış gibi.

F-35 uçaklarının verilmemesi ve bazı kişilere yönelik benzer yaptırımlar ilan edildiğinde bu denli sert tepki göstermeyen Ankara Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yolladığı mektup ve attığı Twitleri cılız bir tepkiyle geçiştirmişti.

Oysa öncesinde Erdoğan, PYD/YPG’ye yolladığı silah dolu binlerce TIR konusunda Başkan Trump’a çok sert çıkışmış ama bir telefonla Rahip Brunson’u da serbest bırakmıştı.

Amerikalılar kiminle neyi nasıl konuşacaklarını çok iyi bilir.

Amerikalılar 1979 devriminden bu yana İran, ben kendimi bildim bileli Suriye, Kaddafi döneminde Libya, Saddam zamanında Irak, El-Beşir döneminde Sudan’a ve daha bir çok ülkeye yaptırım uygulamış ve uygulamaktadır.

Örneğin Ukrayna konusunda Rusya’ya.

Örneğin Kuzey Kore’ye.

Adamlar kendilerini dünyanın bekçisi sanıyor.

Cowboy kültürü.

Dünyadaki bütün rezilliklerin arkasında onlar var ama kimse onlardan hesap soramadığı için rahatlar.

Ya direneceksin ya da teslim olacaksın.

Örneğin rahmetli Ecevit İncirlik Üssü’nü kapatarak direnmişti.

Sonraki yıllarda Ecevit’in başına gelmeyen kalmadı.

1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi sonrasında Türk Ordusu’nun başına gelenler gibi.

4 Temmuz 2003’te Kuzey Irak’ta 11 askerin başına geçirilen çuvalla başlayarak bugünlere gelindi.

Amerikalılar acele etmez, not eder, sakin davranır ve uzun vadeli plan yapar.

Hata yapsalar da kendi güçlerine ve kendileriyle işbirliği yapanların zaaflarına güvenirler.

Onlara göre her şeyin bedeli var ve herkesin fiyatı olmalı.

Avrupalı liderler daha değişik!

Son zirvede “Valla biz Biden’ı bekleriz” dediler.

Trump da son numarasıyla Biden’ın elini güçlendirdi.

Her şey oyun değilse Biden, Ankara’yı çok sıkıştırır.

Ankara ne yapar bilinmez ama çok da fazla seçeneği yok:

Ya “Amerikan oltasında balık” olarak kalacak ya da bir yunus olarak Mavi Vatan’ın derin sularında özgürce dolaşacak.

Ya egemen iradesiyle kendi iç barışını sağlayacak ve komşularıyla barış içinde yaşayacak ya da son 10 yılda yaptığı gibi bölgesel ve uluslararası dengeler üzerinden kendine mevzi kazanma oyunlarına devam edecek.

Geldiğimiz nokta ortada.

Ya 70 yıllık “stratejik müttefik” Biden’ın dediklerini yaparak Putin’den uzaklaşır ya da “ben kendi bildiğimi yaparım” diyerek Putin’den medet umar.

Bu ise AKP’nin ideolojik tercihlerine, dünya görüşüne ve tarihsel alışkanlıklarına aykırıdır.

AKP’nin işi çok zor.

Kanlı Arap Baharı’ndan 10 yıl sonra AKP modeli çöktü.

Batı’nın BOP’la birlikte Arap ve İslam coğrafyasına pazarlamaya çalıştığı “Laik, demokratik ve çağdaş bir ülke Türkiye’de İslamcı parti örneği” iflas etti.

Dışarda ve içeride.

Hikaye bundan ibarettir.

Yaptırım ya da cezalandırma önemli değil önemli olan misyonun son bulmasıdır.

Gerisi teferruattır.

Anlamak için şunun şurasında iki üç ay kaldı.

Ya sabır!

Yazarlar

Yaptırım değil cezalandırma
Hüsnü Mahalli