Can Ataklı
31 Ocak 2020

Vergi kaçırmanın adı kaçınma


KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Vergi kaçırmanın adı kaçınma

Yepyeni bir kavram öğrendik milletçe.

Vergiden kaçınmak.

Adama “Vergi kaçırıyorsun” diyorsunuz, “Hayır” diyor “Ben vergi kaçırmıyorum, vergiden kaçınıyorum.”

Bu yeni tanımı Kızılay’ın Başkanı kazandırdı literatürümüze.

Konu şu;

Rami piyasasının nohut, bulgur, pirinç, bulgur toptancısı olarak bilinen bir ailenin, bu iktidar döneminde iyice palazlanıp pek çok sektörde boy göstermesi sonucu, Ankara’da satın aldıkları gaz şirketi, Kızılay’a 8 milyon dolarlık şartlı yardım yapmış.

Şart şu; Kızılay bu paranın sadece 75 bin dolarını kendinde tutacak, geri kalan 7 milyon 975 bin doları iktidarın vakıflarından Ensar’a devredecek.

Ensar da bu parayla öğrenci yurtları inşa edecek.

Bu iktidarın sağladığı bir olanakla Kızılay, bu tür şartlı bağışlar alabiliyor.

İyi de bir ticari şirket, yurt yapılması kaydıyla yapacağı bağışı neden Kızılay üzerinden geçirir?

İşin püf noktası burada işte.

Eğer bu ticari şirket direkt Ensar Vakfı’na bağışta bulunsa bunu vergiden düşemiyor.

Oysa Kızılay, kamu yararına kurulmuş bir dernek olduğu için buraya yapılan bağışlar vergiden düşülebiliyor.

Muhasebeciler 8 milyon dolarlık (verildiği gün itibarıyla 30 milyon lira, bugünkü kurdan 47 milyon lira) bağıştan ne kadar vergi düşüleceğini hesaplasınlar.

Aslında bu özel şirket hülle yoluyla vergi kaçırmış durumda.

Ama Kızılay Başkanı’na sorarsanız bu bir vergi kaçırma operasyonu değil.

Peki ya ne?

Bunun adı kaçınma imiş.

Vergi kaçırmıyor da vergiden kaçınıyor.

Aslında sorulması gereken yığınla soru var.

Bir kere 8 milyon dolar bağış neden yapılır?

Kimse bunu “çok hayırsever olmakla” açıklamaya kalkmasın, komik olur.

Öğrencilere yurt yapılacaksa neden asıl görevi bu olmayan bir vakfa bağış yapılır da örneğin devletin malı, kurumu olan Kredi ve Yurtlar Kurumu seçilmez bu iş için?

Bu arada kulağıma gelen başka dedikodular da var.

Bu gaz şirketi, bu bağışı yapmadan önce adını değiştirmek istemiş.

Başkentgaz yerine Başkentgaz Altyapı Yatırım Ortaklığı adını almış.

Böylelikle altyapı yatırımı şirketi olduğu için Kurumlar Vergisi vermekten kurtuluyormuş.

SPK, bunu kabul etmiş ancak enerji piyasasını denetleyen EPDK, “Olmaz böyle şey” demiş.

İnsan ister istemez merak ediyor.

Bu şirket, vergiden kaçınarak sadece bu 8 milyon dolarlık bağışı mı yaptı, yoksa şirketin Kızılay veya başka kamu yararına kuruluş aracılığı ile bu tür yüksek miktarlarda başka yüklü bağışları var mı?

Örneğin iktidarın tam kontrolündeki Ensar Vakfı, bu para ile kaç yurt yaptı? (İnternet sitesinde toplam 80 yurt yapıldığı belirtiliyor.) Bana göre daha önemlisi, bu yurt inşaatları ihalelerinden Başkentgaz’ın da sahibi olan müteahhitlik firmasına verilenler var mı?

Yani ballı kaymak misali, bir yandan vergi kaçınılması yapılırken öte yandan müteahhitlik hizmeti de verilerek yapılan bağışın önemli bir kısmı geri alınmış olabilir mi?

ÖNERİ

Kızılay “şartlı” tüm bağışları ve bağışçıları açıklamalıdır

Sanıyorum ve hatta iddia ediyorum ki Başkentgaz şirketinin Kızılay’a yaptığı 8 milyon dolarlık bağış tamamen tesadüf eseri ortaya çıktı.

Kızılay’ın Başkanı, Elazığ depreminden hemen sonra çıkıp bağış istemese kurumun üzerine projektörler çevrilmeyecek ve böyle bir skandal ortaya çıkmayacaktı.

Bu durumda AKP iktidarına bir görev düşüyor.

Başta Kızılay olmak üzere, kamu yararına çalışan bütün derneklerin hesapları incelensin.

Şartlı bağışlar ne kadar tutmuş, bunları kimler yapmış ortaya çıkarılsın.

“Efendim bu yardımdır, sahibinin izni olmadan açıklanamaz” sözünün arkasına saklanılmasın.

Çünkü milyonlarca dolarlık bağışlardan eğer yine milyonlarca dolarlık vergi “kaçınmaları” sağlanıyorsa, bunları öğrenmek TC vatandaşı herkesin hakkıdır.

Ayrıca çok büyük miktarlarda bağışların hangi kurumlara yapıldığının da bilinmesi gerek.

Öğrencilerin daha iyi eğitim alması, daha iyi beslenmesi, barınması için kurulan ve son derece dürüst ahlaklı çalışan nice vakıf, dernek binbir güçlükle sınırlı miktarlarda para toplayabilirken, bu bol sıfırlı bağışların gittiği kuruluşlar neresi olabilir acaba?

Bu arada çok yüksek bağışların, iktidarın oluşturduğu bir para trafiği sistemi olup olmadığı ortaya çıkarılmalı ki “dedikoducuların” da ağzı kapatılmış olsun.

YENİ ÖĞRENDİM

İnşaatlarda deniz kumu mu yoksa dere kumu mu kullanmalı?

Elazığ’daki depremden sonra da inşaatların nasıl yapıldığı tartışmaya açıldı doğal olarak.

Depremde yerle bir olan inşaatlarda çekimler yapan gazeteciler, “Bu inşaatlarda deniz kumu kullanılmış. Deniz kumu ile hazırlanan beton harçları bu sonucu veriyor” diye bilgilendirdiler kamuoyunu..

Ben de Tele1’deki programda konuyu anlatırken bir an dere, deniz karıştırdım, neyse sonra toparladım.

İnşaat mühendisi bir tanıdığım, benim de bocalamam üzerine mesaj atmış.

Dere kumu, deniz kumu tartışmalarının aslında eskide kaldığını dile getiriyor.

Deniz kumunun, dere kumundan daha sağlıklı olduğunu söyleyen bu tanıdığım, “Dere kumunun içindeki toprak ve organik maddeler betonun iyi priz almasına (sertleşmesine) ve sağlam olmasına engel oluyor. Deniz kumunun esas sakıncası, tuzlu olması. Tuz (sodyum klorür) beton harcının içindeki suyu çektiği için betonun priz alması için gerekli kimyasal reaksiyona engel olur ve beton curuk (kavruk) olur. Eğer deniz kumu, bol tatlı su ile iyice yıkanır ve süzülürse beton için daha sağlıklı bir malzemedir” diyor.

İnşaat mühendisi tanıdığım, beton için en sağlıklı malzemenin kayaların öğütülmesiyle elde edilen mıcır olduğunu ama bunun da iyice sudan geçirilmesi gerektiğini belirtiyor.

Sağlam beton için çimento kalitesinin çok önemli olduğunu da belirten inşaat mühendisi şunu yazmış; “Bizim çimento üreticileri, enerji tasarrufu yapmak için çimentoyu eksik pişirirler ve çimentolarımız vasıfsızdır. Demir konusu da ayrı dert. Bizdeki inşaat demirleri, eski hurdalar eritilerek üretildiği için inşaatlarda kullanılan demirler yorgun metaldir ve saf değildir. Bu hususlara el atılmazsa, çimento, demir, hazır beton ve mıcır üreticileri iyi denetlenmezse, depreme dayanıklı bina ve kentsel dönüşüm falan nafile.”

KOMİK

Maaşlar ancak 80 bin kişinin bağışı ile karşılanabiliyor

Kızılay’daki maaş skandalı ile ilgili yazım dün en çok okunan yazılar arasındaydı.

O maaş tablosu bir süredir sosyal medyada paylaşılıyor ama gazete yazısı haline gelince daha geniş bir alanda etki yarattı.

Kızılay’ın yönetici takımının sadece maaşlarını topladığımızda ayda 880 bin lira tutuyor.

Bu rakama, bu yöneticilerin kullandığı makam otomobilleri, bunların şoförleri, benzin ve bakım giderleri ile alt düzey personelin maaşları dahil değil.

Kızılay Başkanı, Elazığ depremi olduktan sonra halktan SMS yoluyla 10 lira bağışta bulunmasını istemişti.

Gelin küçük bir hesap yapalım.

Bu çağrıya 88 bin kişi katılsa ve 10’lar lira verse toplanacak para ancak kurumda çalışan üst düzey yöneticilerin bir aylık maaşını kadar olacak.

Ne komik bir durum değil mi?

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Kanalı yaptıktan sonra büyük sorun köprü ve yollarda yaşanacak

Erdoğan, “İsteseniz de istemeseniz de Kanal İstanbul’u yapacağım” diyor ısrarla.

Önceki gün sizlere Kanal İstanbul adı verilen saçma projenin sadece kazılması, hafriyatın taşınması ve gerekli yerlerin betonlanması için gereken paranın 150 milyarı geçeceğini yazmıştım.

Diyelim ki kazı, toprağın taşınması, betonlama falan gerçekleşti.

Büyük bir sorun ondan sonra başlayacak.

Kesin açıklanmamasına rağmen, Kanal İstanbul projesinde 7-10 köprü yapılması öngörülüyor.

Peki bu 7-10 köprü nasıl inşa edilecek? Yani bu köprülerin niteliği ne olacak, hangi teknik kullanılacak?

Şimdi gelin burada merak edilen konuları sıralayalım;

1- Görünürde ya asma köprü ( Boğaziçi, Osmangazi vb) ya da açılır/kapanır dar kanal/körfez veya nehir (Galata Köprüsü vb.) köprüleri olması gerekiyor.

2- Asma köprü tekniği kullanılırsa örnek alınacak olan Boğaziçi Köprüsü’dür. Boğaziçi Köprüsü’nün denizden yüksekliği 68 metredir. Daha yüksek olan gemi ve platformlar su alarak kendini batırır ve bu yöntemle yüksekliğini azaltır ve öyle geçerler.

3- Planlanan 7-10 köprünün tamamı asma köprü ve yüksekliği de 68 metre olsa bile yüksek tonajlı büyük gemiler ile platformların Kanal İstanbul’dan geçmesi mümkün değil. Zira su alarak kendini batırma tekniği uygulayan gemi ve platformlar, bazen 20-30 metreden fazla suya batarlar. Kanalda ise bu mümkün değil, zira kanalın derinliği 25-30 metre olarak planlanıyor. Yani geminin veya platformun su alarak kendini batırması demek, kanala oturması demektir. Bu durumda asma köprü tekniği kullanılırsa büyük tonajlı ve yüksek gemiler ile platformların kanaldan rahat geçmesi için köprülerin en az 80-90 metre yüksekliğinde olması gerekiyor.

4- Asma köprü, engeli açılır/kapanır dar kanal/körfez (Galata Köprüsü vb.) köprü tipi tekniği ile aşılabilir. Bu durumda da gemi trafiğinin yoğun olmasının hedeflendiği Kanal İstanbul’da planlanan 7-10 köprünün sürekli açılıp kapanması demektir. İstanbul gibi 16 milyonluk bir metropolün (ki Kanal İstanbul ile 3 milyon nüfus daha eklenecek) karayolu trafik yoğunluğu düşünüldüğünde trafiğin sürekli tıkanması ve içinden çıkılmaz bir hal alması demektir.

5- Ayrıca köprü yapılacaksa her köprü için ayrı ÇED raporu alınması da gerekecektir.

Yazarlar

Vergi kaçırmanın adı kaçınma
Can Ataklı