Ümit Zileli
26 Aralık 2020

Türk Devrimi (III)


Bu, küçük bir ders niteliğindeki dizinin son bölümüne gayet sade, bu nedenle de işbirlikçi aydınların rahatlıkla anlayabileceğini umut ettiğim iki tanımla başlayalım; ilk soru şu: Mustafa Kemal Atatürk kimdir?.

Tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve en kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır!

Yerli, yabancı, eski, yeni, tanınmış, saygın tüm tarih ve siyaset bilimcilerin üzerinde birleştiği ortak görüş bu… Peki, Kemalizm (ya da Atatürkçülük) nedir?.

Kemalizm, ilerici bir ideolojidir. Ne geçmişin bekçiliğidir, ne de kalıplaşmış bir inanç sistemi.. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir. Kısacası Kemalizm, sürekli devrimciliktir…

Bakın, Kemalizm’i demokrasi geleneği bulunmayan gelişmekte olan ülkeler için demokrasiye hazırlanma ve geçiş yolunda “en uygun ideoloji” olduğunu vurgulayan dünyaca ünlü siyaset bilimci Prof. Maurice Duverger ne diyor:

Kemalist tek partinin birinci özelliği, demokratik bir ideolojiye sahip olmasıydı. Kemalizm tek parti rejimi olmakla birlikte asla faşizm ya da totaliterlik iddiasında bulunmadı, demokrasiyi hedeflediğini resmen hep tekrarladı…CHP hiçbir şekilde ne ideolojisi ne de yapısıyla bir faşist partiye benzemiyordu, daha çok Fransa’nın Radikal Sosyalist Partisi’ni andırıyordu…

Ergun Özbudun ise şöyle yazıyor:

Hiçbir totaliter rejim tasavvur edemeyiz ki, bir muhalefet yaratmak amacıyla kendiliğinden bir teşebbüste bulunsun…

Dünya 1930’ların mucizesini 2008 krizinde keşfetti!..

Örnek çok, yüzlerce, binlerce…

Çok çarpıcı bir örnekle devam edelim; Almanya’da Nazi rejiminden kaçan 142 Yahudi ya da solcu öğretim üyesi, Batı’nın gelişmiş ve varlıklı ülkeleri dururken niçin Türkiye’ye gelmeyi tercih etti?

Birçoğu dünya çapında seçkin bilim adamları olan bu kişiler niçin güç koşullar içindeki bir geri kalmış ülkede on yılı aşkın süre hizmet ettiler?. Bu bilim adamlarının gelişmiş bir diktatörlükten geri kalmış bir diktatörlüğe kaçması düşünülebilir miydi?.. Geçiniz!..

Kanadalı ünlü ekonomist Prof. Michel Chossudovsky, birkaç yıl önce IMF ve Dünya Bankası marifetiyle emperyalizmin sömürgeleştirdiği gelişmekte olan ülkelere çıkış yolu olarak, “ulusal sanayini koruma altına alınmasını, yerli üretimin teşvik edilmesini” öneriyordu. Polonyalı ünlü lider Walesa, “Sosyalizm ve kapitalizmi birlikte uygulamalı. İkisinden de yararlanarak şimdiye dek kimsenin bulamadığı yeni bir yol bulunmalı” diyordu…

Halbuki, hem Kanadalı ekonomistin, hem de Walesa’nın önerileri, 1930’larda uygulanan Kemalizm’in ta kendisiydi!.. Çin’in bugün uyguladığı ekonomik program ise Kemalist Kalkınma Modeli ile şaşırtıcı benzerlikler taşıyor..

En önemli nokta ise; Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Devrimi’ni halk benimsemiş ve katılmıştı. Halkın benimsemediği bir devrim hiçbir yasayla ya da zorlamayla ayakta duramaz…

Hiçbir önder de!..

Gerici kafa ancak kindar olur!..

1950’den bu yana Türkiye karşı devrimin saflarında yer alanlar tarafından yönetiliyor.

12 Eylül ise karşı devrimin zirveye ulaştığı dönemdir. Atatürk’ün putlaştırıldığı ama Kemalist devrimin kuyusunun kazıldığı bu dönemde resmi ideoloji olarak seçilen “Türk-İslam sentezi” ile devlet ırkçılara ve dincilere peşkeş çekilmiş ve ne yazık ki içinde yaşadığımız sürece ulaşılmıştır:

Karanlığın kuşatmasında, aydınlığa hasret, köleliğin eşiğinde bir Türkiye!..

Bilinmelidir ki, Son 50 yılın günahlarında, ihanetlerinde Kemalistlerin hiçbir sorumluluğu yoktur ve ülkeyi aydınlığa ulaştıracak olan yine onlardır…

Bu köşede yer alan birkaç örneğin bile Mustafa Kemal dönemine “gerici” etiketi yapıştırmaya çalışmanın yalnızca bilimsel değil, ahlaksal olarak da zavallı bir tutum olduğunu olanca açıklığıyla ortaya koyduğunu sanıyorum.

Prof. Atilla Yayla’nın Avrupa fonlarından iki adet “ifade özgürlüğü projesi” için 450 bin Euro almasıyla ilgili yaptığı “Ama başkaları da alıyor” şeklindeki savunmasını da okuyucunun takdirine bırakıyorum… Yine sevgili Kışlalı’dan esinlenerek bitirmek istiyorum:

Ölüm yıldönümünde sağdan, soldan (!) en aşağılık saldırılara hedef olan bir 

“diktatörü!” en içten saygı ve sevgilerimle selamlıyorum…

Bu yazı dizisini kaleme alalı uzun yıllar oldu; diğer bir deyişle, karanlığın giderek egemen olduğu, başımıza “kabile devleti” çuvalının geçirildiği bir süreçten geçtik, geçiyoruz!..

Şimdi soruyorum: 600 yıllık “kulluk düzeninden” Cumhuriyeti ve yurttaşı yaratan Türk Devrimi ile, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir büyük devrimci ile hangi en ufak bir benzerlik, bir uzlaşılacak yönü var ki “bu kafa” için “Kemalizm’e teslim oldu” payesini gözünüzü kırpmadan verebiliyorsunuz?.

Gayet fütursuzca “dindar ve kindar bir nesil” isteyen, kendi ikbali için her türlü kılığa girmekte bir an bile tereddüt etmeyen “bu kafa” için, “bizim yanımıza geldiyse karşı tarafa mı geçelim?” demeyi nasıl içinize sindirebiliyorsunuz?..

Şayet “büyük politika” bu ise ben anlamaktan acizim arkadaş!

Yazarlar

Türk Devrimi (III)
Ümit Zileli