Ümit Zileli
13 Ekim 2020

Son Cüret


Kıl payı kalmıştı…

Türklerin kendi vatanlarında köleleşmesine, önce küçücük bir bölgeye sıkıştırılıp elden geldiğince eritilip yok edilip sonra da ABD Başkanı Wilson’un deyişiyle “geldikleri yere defedilmelerine” kılpayı kalmıştı!..

İngilizler hazırdı, Fransızlar hazırdı, İtalyanlar hazırdı… Yunanistan neredeyse 600 yıldır “Megalo İdea” ile Anadolu’yu, Trakya’yı ve Tabii ki İstanbul’u yutmaya hazırdı… Japonlar bile Anadolu’dan bir parça “ısırabilmek” için asker göndermişti!..

İstanbul ve Anadolu’nun birçok yeri Mondros Mütarekesi sonrası gayriresmi olarak işgal edilmiş, Sevr Antlaşması, Padişah Vahdettin ve İstanbul Hükümeti’ne adeta dikte edilmiş, ordusu lağvedilmiş, yönetimi hainlerin eline kalmış, Türklerin tarih sahnesinden silinmesine kıl payı kalmıştı!

Anadolu kan ağlıyordu… Birçok yerde “çoban ateşi” misali örgütlenmeler oluşturuluyordu ancak yetersizdi… İşbirlikçiler, gericiler, işgal kuvvetlerinin yanında cansiperane çalışıyor, ihbar ediyor, yanaşmalık yapıyor, dünyalığını istifliyordu…

Durumu son derece umutsuz gören münevverlerin (aydın) önemli bölümü, çıkış yolu olarak “manda yönetimini” savunuyor, en ehven ülke olarak da ABD’yi işaret ediyordu; bazıları daha da ileri gidiyor, “Bir tane yetmez birkaç manda yönetimi olsun” bile diyebiliyordu!.. Bunların gözünde 7 bin yıllık geçmişi olan, büyük imparatorluklar kurmuş olan Türkler, kendini yönetmekten acizdi, İngiltere’ye kafa tutmak ise delilikti!.. Halide Edip, Türkiye’yi Filipinlerle eş sayıp “Gerçi izzeti nefsimizden biraz feragat edeceğiz ama sonuçta medeni olacağız” diyordu!..

Bütün bu kaosun ortasında gencecik bir paşa çıktı, “Vakit tamam” dedi; “Bizi diri diri mezara atmak istiyorlar” dedi ve ekledi:

Son bir cüret belki kurtarabilir, Anadolu’ya geçiyoruz!

İsimsiz, unutulmuş büyük kahramanlar!..

Sonrası tam 3 yıl, 3 ay 22 gün süren bir rüya idi!..

Kabuslarla, karabasanlarla, suikast girişimleriyle, İstanbul Hükümeti’nin hayınlıklarıyla, işgaller, vuruşmalar, akıl almaz kahramanlıklarla geçen, inanılması güç zamanlardı…

Türklerin ateşle imtihanıydı!

Mustafa Kemal, Yunan’ın İzmir’i kanlı bir şekilde işgal ettiği zaman diliminde yola çıktı; 19 Mayıs’ta Samsun’a ulaştı…

Milli direnişin başladığı gündü!..

Samsun güvenli değildi. Karargahını Havza’ya taşımaya karar verdi. Hurda bir Mercedes bulunabilmişti, yola çıkıldı. Harap otomobil yarım saat bile dayanamadı, arızalanıp kaldı. Biraz bekledikten sonra dayanamadı, arkadaşlarına “Yürüyebilir misiniz?” dedi, cevap beklemeden yürümeye başladı. Bir müddet sonra mırıldanmaya başladı.

Dağ başını duman almış/Gümüş dere durma akar/Güneş ufuktan şimdi doğar/ Yürüyelim arkadaşlar!

“Siz de söyleyin” diye seslendi. “Yorgunluğunuzu alır, güç verir.” Bu marş Milli Mücadele’nin simgelerinden biri olacaktı…


Yunan, İzmir’den sonra Batı Anadolu’yu işgale başlamıştı; gittiği her yer kan revan içindeydi. İlk büyük katliam Aydın’da yaşandı…

Kızılcaköy’de insanları camiye topladılar, ateşe verdiler. 100 kişi diri diri yanarak can verdi. Uluslararası soruşturma heyeti tarafından fotoğraflandı… Pencerelerin demirlerine yapışan çocuk elleri vardı… Saatler boyunca, son nefesini verene kadar tecavüz edilen kadınlar vardı. Çocuklarının önünde ırzına geçilen anneler vardı. Kız çocuklarına zorla içki içiriyorlardı. Irzına geçildikten sonra elleri bileklerinden kesilip cinsel organına sokulan kızlar vardı.

Böylesine vahşet hayal dahi edilemezdi.

Eşlerinin gözü önünde erkeklik uzuvları kesilen erkekler vardı… Kendi erkeklik uzvu ağzına sokulan erkekler vardı… Ezan okuduğu için dili kesilen müezzin vardı. Elleri bağlanıp kuyuya atılanlar vardı.

Bu insanlık dışı suçların hepsinin, devlet arşivlerinde ve Türk Tarih Kurumu’nun belgeli kitaplarında tek tek listesi var.

Aydın ve çevresinde, ilk işgal sırasında dört binden fazla insan öldürüldü. Bir o kadar da kayıp vardı. Kaç kişi esir alındı, belirsizdi…


Kuvayı Milliye’nin efelerine kesin emir vardı. Yerli Rumlara asla dokunulmayacaktı. Yunan’ın bize yaptığını, biz Yunan’a yapmayacaktık. Efeler bu emre itaat etti. Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar bir tek Rum köyü bile basılmadı!

 


Karayolu yoktu. Demiryolu yoktu. Şark Cephesi’nden Garp Cephesi’ne bir tek cephane sandığını götürmek için 1.200 kilometre aşılması gerekiyordu. Kağnıyla 1 ay sürüyordu! Elimizde motorize kuvvet yoktu. Deve, öküz, katır, manda…

Dünya tarihinde sadece bizde “Kağnı Komutanlığı” vardı!

O gıcırdayan kağnılar… Türk Milleti’nin çektiği acıların, sıktığı dişin gıcırtısıydı.

Ve kağnıcıların tamamına yakını kadındı!

Erkekleri cephede veya erkekleri şehit düşmüş kadınlardı. İsmet Paşa, “Sakarya Savaşı’nı Türk kadınları kazandı” diyecekti.


Vahdettin’in doğum günü kutlanıyordu…

Padişahımız efendimiz, Yıldız Sarayı’nda tebrikleri kabul etti. Ziyaretçiler için defter açılmıştı. Övgüler yağdırıldı… Aman İngilizler yanlış anlamasın diye hassas davranıldı… Geleneksel top atışı yapılmadı!

Doğum günü hediyesi olarak bir çanta getirildi. Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı olan Yusuf Kemal Bey’in evrak çantasıydı, Saray’ın casusları tarafından çalınmıştı. İçinde altı mektup vardı. Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’yla yazışmalardı. Padişahımız efendimiz pek memnun oldu. Derhal kopyaları çıkarıldı. İngiliz Yüksek Komiserliği’ne takdim edildi.

Vahdettin varken İngiliz casuslarına gerek yoktu!


Büyük Taarruz’a bir ay kala yeni bir ihanet girişimi başlatıldı…

Anadolu Cemiyeti” icat edildi. Elbette yine İngiliz tezgahıydı. Vahdettin yanlısı işbirlikçiler ve yerli Rumlardan oluşuyordu.

Batı Anadolu Özerk Devleti kurmak istiyorlardı!

Atina’ya başvurdular. Yunan ordusu tarafından korunacak, ismi ‘İyonya Devleti” olacak, başkenti İzmir olacak, 1 milyon nüfusu olacaktı. Böylece güya Yunan işgali “meşruiyet kılıfı” kazanmış olacaktı! En ateşli savunucuları arasında “Türklerin kanını içelim” diyen İzmir Metropoliti Hrisostomos ve “Yunan ordusu halifenin ordusudur” diyen Mustafa Sabri de vardı!

Vahdettin’in zavallılığı bu seviyeye kadar inmişti. Kuvayı Milliye’nin olmasın… Yunan’ın olsun razıydı! 30 Temmuz 1922:

İyonya Devleti’ni resmen ilan ettiler!

Konak Meydanı’nda tören yaptılar. Yunan Valisi kuruluş bildirgesini okudu. Toplaşan bir avuç vatan haini alkışladı…

Bu kukla devletin ömrünün sadece beş hafta olacağından… Sadece 40 gün sonra denize döküleceklerinden haberleri yoktu!


Türkler 26 Ağustos sabahı, “2 yılda geçilemez” denilen afyon barikatlarını hallaç pamuğu gibi attı!

Yunan 3 yıl hazırlık yapmış, üç günde darmadağın olmuştu!

30 Ağustos Çarşamba günü. Mustafa Kemal, haritadan başını kaldırdı. “Bugün bitiriyoruz” dedi. Sabah 06.30… Başkomutanlık Meydan Savaşı başladı… Akşamüstü 17.30… Tam olarak söylediği gibi bitmişti!

İzmir için geri sayım başlamıştı!

Büyük Taarruz zaferinden sonra Mustafa Kemal’e ilk tebrik telgrafı Paris Büyükelçisi Ahmet Ferit Bey’den geldi. Sadece üç cümleydi:

Türkiye büyük çocuğu” diye başlıyordu… “Azmin, vatanı esaretten kurtardı. Naçiz bir Türk’ün minnet ve şükranını kabul et.”


Son Cüret’in tüm öykülerini paylaşmak isterdim sizlerle… Her bölümünde, duygulandım, gözlerim yaşararak okudum. Sevgili kardeşim Yılmaz Özdil’in dediği gibi “Her öykü, her kahraman, başlı başına bir film, bir romandı!” Eğer İngiliz olsaydı, Amerikalı, Yunan, Fransız olsaydı ne filmler çekilir, ne kitaplar yazılırdı kim bilir…

Biz unuttuk! Yılmaz, “Mustafa Kemal” romanında bir kahraman, bir devrimci, bir deha üzerinden anlatmıştı Milli Mücadele’yi… Bu kez, bazısının ismini dahi bilmediğimiz yüksek ruhlu, vatanı için gözünü kırpmadan ölüme yürüyen kahramanlar üzerinden anlatmış bu mucize zaferi!.

Sağ ol, var ol kardeşim…  (Sia Kitap)

 

Son Cüret kitabını hemen Sözcü Kitabevinden satın alıp okuyabilirsiniz

Yazarlar

Son Cüret
Ümit Zileli