Can Ataklı
9 Aralık 2020

O Meclis’te niye oturuyorsunuz?


ANALİZ

O Meclis’te niye oturuyorsunuz?

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önemli günleri vardır.

Örneğin seçim sonrası ilk Meclis toplantısı ve yemin töreni çok önemlidir.

1 Ekim’deki dönem açılışı önemli ritüellerin uygulandığı gündür. Açılışı cumhurbaşkanı yapar, hastalar dışında Meclis tam kadro salonda hazır bulunur.

Anayasa değişiklikleri ve oylaması da Meclis’in önemini gösteren özel günlerdir.

Tabii bir de bütçenin görüşülmesi ve kabulü vardır ki, aşağı yukarı 75 güne yayılan bir süreçtir.

Bütçe görüşmelerinin en önemli günü “hükümet başkanının” gelip bütçesini Meclis’te okuması ve ardından muhalefet partilerinin bunun üzerine eleştirileri dile getirdikleri gündür.

Özellikle “hükümet başkanı” diye yazdım çünkü yeni ucube rejimden önce bütçeyi hükümet hazırlar, başbakan da gelip okur sonra eleştirileri dinler ve bunlara cevap verirdi.

Şimdi bu görev artık cumhurbaşkanında…

Buraya kadar zaten herkesin bildiği konuları yazdım.

Şimdi geliyorum, yıllardır üzerinde durduğum, defalarca yazdığım, ekranlarda söylediğim konuya;

Geçmişte hukuk ve demokrasinin olduğu dönemlerde, başbakanlar Meclis Genel Kurulu’na gelir ve bütçeyi bizzat kendisi okuyarak sunardı.

Zamanında bütçeyi İsmet İnönü okumuştu başbakan sıfatıyla.

Süleyman Demirel 10 yıl başbakanlık yaptı, sonra iki yıl daha aynı koltuğa oturdu, bütçesini hep kendi okurdu Meclis’te, sonra ardından muhalefetin eleştirilerini dikkatle dinlerdi, notlar alırdı, sonra tekrar kürsüye çıkıp cevaplarını verirdi.

Ecevit de böyleydi.

Meclis’e karşı hoyrat davranan Turgut Özal da bütçesini kendi okur ve hiç usanmadan eleştirilere cevap verirdi.

Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan da aynı siyasi nezaket içindeydi.

Sonra iktidara AKP geldi.

İlk birkaç yıl ürkek davranıyorlardı, genel teamüllere uymaya çalışıyorlardı.

Ancak 2007’de seçimi kazanmalarından ve üstüne bir de parti kapatma davasından kurtulduktan sonra her şey değişmeye başladı.

Bu süreçte çok güçlenen Erdoğan, ordu ve medya üzerinde ciddi operasyonlar yaptırdı, hukuk ve demokrasi konusundaki tüm teamüller çiğnenmeye başladı.

Cemaatin, devleti ele geçirmek amacıyla hazırladığı 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonra ise artık kimse Erdoğan’ı tutamaz oldu.

Önce teamülleri çiğnenen hukuk, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler tamamen askıya alındı, Erdoğan, kurduğu düzenle tek adam rejiminin temelini hazırladı.

Şimdi geliyorum konunun yazımın ilgili bölümüne.

Çok partili siyasi hayatımızda görülmemiş biçimde Meclis’i hep devre dışı bırakan Erdoğan, özellikle 2010’dan itibaren hiçbir yılın bütçesini okumadı, hiçbir eleştiriye cevap vermedi.

AKP iktidarının bütçeleri hep maliye bakanları tarafından okundu ve eleştirileri de o cevapladı.

Erdoğan tek adam seçildikten sonra da bütçesini hiç okumadı, bütçeyi son üç yıldır devlet memurluğundan “cumhurbaşkanı yardımcılığı” kadrosuna geçirdiği Fuat Oktay okudu.

İşte ben yıllardır muhalefete hep şu soruyu soruyorum; “Neden Erdoğan’ın lütfedip de gelmediği bütçe görüşmelerine katılıyorsunuz ve Meclis kürsüsünden konuşuyorsunuz?”

Hani sık sık “Bu muhalefet çok zayıf ve yetersiz. Hiçbir eylem yapamıyor, kendini gösteremiyor. Böyle olunca da halkta bir umut oluşmuyor, kimse toplumun önünde bir bayrak olup yürüyemiyor” diyorum ya, muhalefetten tek ses bile gelmiyor.

Sadece CHP değil, İYİ Parti’yi, HDP’yi ve Meclis’te grupları olmasa bile temsil edilen diğer muhalefet partilerine de sesleniyorum hep.

Onlar da son derece duyarsızlar bu konuda.

Oysa başka Kılıçdaroğlu olmak üzere, muhalefetteki bütün partiler, “Gel bütçeni kendin oku, eleştirileri dinle, cevabını ver, yoksa biz bütçe görüşmelerine katılmıyoruz” demeli.

Bunu yapamıyorlar.

Cesaretleri yok herhalde.

Tabii denebilir ki, “Erdoğan bunu hiç takmaz ki, sadece AKP’lilerle bütçeyi geçirir olur biter.

Tamam da zaten şimdi de öyle oluyor ama AKP ve MHP dışındaki tüm milletvekillerinin bütçe sırasında topluca Meclis’i terk etmesi çok ciddi bir etki yaratır.

Bunu kamuoyuna da iyi anlatabilirlerse muhalefet çok güçlenir.

Ve işe bakın ki, ben bu öneriyi yıllardır dile getirirken muhalefet tınmadı bile ama önceki gün AKP’liler Ankara Belediyesi eski Başkanı Melih Gökçek eleştirilince meclisi topluca terk ettiler.

NOT: Bütçenin Meclis’te görüşülmesi zaten formalite… Saray bir yıl önceki bütçenin harcamalarına kendi dileği biçimde fonlar ekliyor ve yola devam ediyor. Muhalefet buna bile tepki göstermiyor, dile getirmiyor, vatandaşın da hiçbir şeyden haberi olmuyor. Oysa eskiden, yani demokrasi ve hukuk varken, bütçesi kabul edilmeyen iktidarlar istifa ederlerdi.

Bİ SORALIM

Bu yalana niye devam ediliyor?

İşin doğrusu saray iktidarı korona ile ilgili gerçekleri ilk günden beri saklıyordu.

Örneğin koronadan ölen ilk isimlerden biri, eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’dı.

Bu gerçeği çok sonra öğrendik.

Tabii ilk başlarda kimse vaka ve ölüm sayısının doğruluğunu sorgulamıyordu.

Öncelik önlemlerdeydi doğal olarak.

Ama zaman geçtikçe ve insanlar çevrelerinde daha fazla virüse yakalan görmeye başlayınca rakamların doğruluğu da tartışılır oldu.

Şimdi sadece İstanbul’da her gün çok sayıda ölüm vakası “Bulaşıcı hastalık” başlığı altında veriliyor.

Belediye başkanı, geçmişle yaptığı kıyaslamaları kamuoyu ile paylaştı ve saray iktidarının yalanını ortaya çıkardı.

Ayrıca artık sokaktaki hiçbir şeyle ilgilenmeyen vatandaşlar bile korona ile bilgilerin doğru olmadığını biliyor ve inanıyor.

Benim anlamadığım ise bunu göre göre neden hâlâ aynı yalanda ısrar ediliyor ve İstanbul’da her gün ölenlerin önemli bir bölümünü “bulaşıcı hastalıklar” kategorisinde gösteriyor.

Muhtemelen saraya söyleyemiyorlar ve talimat alamıyorlar, sonuç da bu oluyor.

YENİ ÖĞRENDİM

Fetullah Gülen öldü mü?

Eski milletvekili Tevfik Diker’den müthiş iddia…

Piyasaya yeni çıkan bir kitap var.

Eski milletvekillerinden ve Yolsuzla Mücadele Derneği’nin kurucu Başkanı Tevfik Diker kaleme almış.

Diker, siyasete girmeden önce Silahlı Kuvvetler’de yarbay rütbesine kadar yükselmişti.

Kitabın adı “FETÖ’nün üvey çocukları.”

Ancak kitabın isminin altındaki ibare çok çarpıcı…

Çünkü burada “Fetullah Gülen öldü” yazıyor.

“Öldü mü?” diye sormuyor Tevfik Diker, çok iddialı biçimde “öldü” diyor.

Diker, kitabıyla birlikte sosyal medya hesabından paylaştığı bir videoda da bu iddiasını ile getiriyor.

Diker’in bu konudaki sözleri şöyle; “İngiltere’de yaşayan Türk kökenli etkin bir dost, MI6’dan yani İngiliz İstihbarat yetkililerinden almış bilgiyi, CIA kaynaklıymış ve Fetullah Gülen 2009 yılında ölmüş. CIA Gülen’in yerine dublör kullanıyormuş. Ben bu iddiaları önemsedim. Çünkü FETÖ’yle mücadeleyi önemsiyorum. FETÖ liderinin ne olduğu konusunda kamuoyunun doğru bilgi alması gerektiğine inanıyorum. CİMER aracılığıyla iki-üç kez Cumhurbaşkanlığı’na yazdım fakat ‘öldü’ veya ‘ölmedi’ bilgisi alamadım, sükut ikrardan gelir.”

Diker, kitabında cemaatle ilgili pek çok ilginç bilgiye de yer veriyor.

Haberiniz olsun istedim.

 

CANIMI SIKAN ŞEYLER

Demek ki Akdeniz’deki korsanlıkla ilgili gereken yapılmamış

Alman donanmasına ait bir savaş gemisi, Libya’ya insani yardım götürdüğü anlaşılan bir Türk gemisini durdurup saatlerce arama yapmış ve mürettebatı da adeta rehin olarak tutmuştu.

Alman gemi komutanı, operasyonu Avrupa Birliği’nin aldığı kararlar doğrultusuna yaptığını söylerken, “İlk dört saat Türkiye’den haber bekledik. Ancak hiçbir tepki gelmeyince kurallar gereği gemiye çıktık” demişti.

Ankara ise Avrupa Birliği güçlerinin hukuksuz davrandığını, hiçbir kurala uyulmadan bir Türk gemisinde arama yapmaya hakkı olmadığını söyledi.

Bir gün sonra ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı ile bu hukuksuz eyleme karşı gereken yapılacaktır” dedi.

Bu saldırı 23 Kasım’da olmuştu.

Dün 8 Aralık’tı.

Yani aradan 16 gün geçmiş.

Biz hala “gerekenin yapılmasını” beklerken, bu kez Hafter’e ait güçler yine Libya’ya insani yardım götüren bir başka Türk gemisini durdurup bir limana çekti.

Türkiye’den yine hiçbir ses seda yok.

Muhtemelen ya ben bu yazıyı yazdıktan sonra ya da bugün “gereken yapılacaktır, kimse Türkiye ile oyun oynayamaz” türü bir açıklama gelecektir iktidardan…

Hafter güçleri Türk gemisini Libya’nın “meşru saydığımız” hükümeti ile yaptığımız anlaşmadaki güzergah üzerinde durdurup alıkoyuyor.

Yani aslında orası Türk denizi…

Dış politikada geldiğimiz duruma bakar mısınız?

ÖNERİ

Kamulaştırma yerine “halka geri verme” tanımı kullanılmalı

Öneri bir vatandaştan geldi.

Diyor ki, “Son zamanlarda muhalefet partilerinin sözcülerinden çok sıkça duyduğum bir kavram var. İktidara geldiklerinde AKP’nin yandaşlara ve yurt dışına özelleştirme adı altında sattıkları malları kamulaştıracaklarını söylüyorlar. Bu kelime kamuoyunda antipati yaratıyor. Keşke bunun yerine ‘satılan mallarını halka geri vereceğiz’ deseler.”

Okuruma çok hak verdim.

Evet, bazen tanımlar çok önemli.

Kamulaştırma, birinin elindeki malı alma gibi algılanıyor.

Bu da birçok kişiyi tedirgin ediyor.

Oysa, “halkın mallarını geri verme” tanımı zihinlerde çok daha hoş bir ses bırakır.

Yazarlar

O Meclis’te niye oturuyorsunuz?
Can Ataklı