Can Ataklı
8 Eylül 2020

Korona testi yaptırmanın dayanılmaz hafifliği


YENİ ÖĞRENDİM

Korona testi yaptırmanın dayanılmaz hafifliği

Bir arkadaşının annesine korona teşhisi konmasından sonra “Ben de o eve girdim çıktım, test yaptırmamda yarar var” diye düşünen İzmirli bir tanıdığım, başından geçenleri anlattı.

Ben de aynen size aktarıyorum;

Sabah erkenden İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gittim.

Kapının önüne bir kâğıt koymuşlar, gelenler bu kâğıda isimlerini yazıyorlar ama hepsi aynı kalemi kullanıyor. Salgın bu kalemden dahi bulaşabilir.

Test için girilen binanın kapısı arka tarafta ve giriş kısmı daracık. İnsanlar burada tıklım tıklım bir şekilde bekleşiyorlar.

Bekleyenler arasında küçük çocuklar var, yurt dışına gitmek için test yaptırmak isteyenler var; öksüren var, tıksıran var.

Bekleyenler arasında fiziki mesafe yok, herkes içi içe, düzen tertibat yok.

Arada güvenlikçi arkadaş pencereden isimler okuyarak 5’er kişilik grupları içeri alıyor.

Bu isim okuma esnasında; millet ismini duyabilmek için pencere altına doluşuyor. Balık istifi…

İnsan burada hasta olmasa bile mikrop kapıp eve gidebilir, başkalarına bulaştırabilir.

Ben de zor bela test yaptırdım ve negatif çıktı ama aklım hep orada kaldı, “Acaba o kalabalıkta mikrobu kaptım mı?” diye.

Hakkını yememek lazım, yukarıda çalışan 3 genç doktor ve teknisyenler çok iyi ve canla başla çalışıyorlardı.

Millet bu insanların değerini de bilmiyor. Ben oradayken 2 defa ciddi sıra kavgası çıktı.

Gelenlere şöyle bir baktım; genelde kurallara pek uymak istemeyen alt tabaka insanlar gibiydiler.

Yurt dışına gitmek için test yaptırmaya çalışanları da tedirgin halde beklerken gördüm. İçlerinden, “Naneyi yedik, nereye geldik böyle?” diye düşünüyorlardır büyük ihtimal.

Bazılarının, pasaportları yanlarında olmadığı ve pasaport numaralarını bilmediklerinden geri gönderildiklerini gördüm. Boşuna bu kadar beklemiş oldular.

Kısaca demem o ki, en dikkat edilmesi gereken hastane test merkezlerinde büyük başıboşluk var. Burada düzen ivedilikle kurulmalı.

Buraya gelenler hep şüpheli insanlar, çok dikkat edilmesi gerekir.

Bu durumu köşenden yazarsan belki bir çekidüzen verilir buraya.

Tabii ben bir tanesini gördüm.

Eğer bırak hepsini, birkaç tanesi bile böyleyse yandık demektir.

FIKRA GİBİ

Yakalanınca tu kaka oldu

Amerikan devletinin pis işlerini anlatan Görevimiz Tehlike filminin unutulmaz repliği, hemen her filmin başında adeta izleyicinin beynine kazınır.

Görevimiz Tehlike’nin en baş ajanı, görevi şeytanın aklına gelmeyecek bir biçimde gönderilen bir mesajla alır. Her mesajın sonunda “Ve Jim, bu görev sırasında ve yakalanırsan hiçbir sorumluluk almayacağımızı, arkanda durmayacağımızı kabul etmiş sayılırsın” cümlesi, filmin asıl ana fikridir.

“Pis işlerimizi yapacaksın, bu uğurda hiçbir kural tanımayacaksın, ama yakalanmayacaksın, yakalanırsan, bana güvenme ben yokum.”

İşte Uşşaki tarikatının şefi olan şahsın düştüğü durum budur.

Adam 12 yaşındaki bir kızı istismardan tutuklandı.

Bir iki dinci, “Bir kişi yüzünden bütünü karalamayın” falan gibi yazılar yazmaya kalktılar ama olmadı.

Gerisi adamı anında sattı.

Meğer bu tarikat şefi zaten sahtekârlığı ile biliniyormuş.

Meğer Uşşaki denilen tarikat, bir iki yıldır bu adamın kendilerinden olmadığını, kapılarına geldiğini ama hep kovulduğunu basın duyuruları ile açıklıyormuş.

Meğer bu adam zaten dolandırıcının tekiymiş, çok sayıda gayrimenkulü varmış.

Falan da filan

Deyin hepsi doğru.

Peki bu adamın yanında fotoğraf çektirmek için çırpınan, masasına gidip saygı sunmak için yırtınan, elini eteğini öpmek için sıraya giren, her biri iktidarın önemli adamlarını nereye koyacağız?

Yoksa tıpkı cemaat olayındaki gibi yine ve yeni bir “kandırılma durumu” ile mi karşı karşıyayız?

BUNU YAZMAK GEREK

İşte “Düğünler yasaklanmalı” derken, bunu kastediyordum

Neredeyse son 15 gündür özellikle ekranlarda koronanın hızla yayılmakta olmasının nedenlerini açıklarken “düğünleri” ilk sırada sayıyorum.

Düğünleri anlatırken, “Büyük şehirlerdeki otel ya da düğün salonlarındaki düğünleri değil, Anadolu’daki sokak düğünlerini kastediyorum” diyorum.

Çünkü küçük yerlerdeki düğünler, büyük şehirlerdeki düğünler gibi değildir.

Anadolu düğünleri birkaç aşamada olur.

Ama en önemli ikisi, öğle üzeri verilen yemek ve akşam sokaklarda yapılan düğündür.

Pilav, et, ayran ve tatlıdan oluşan yemeğe, küçük yerlerdeki hemen herkes katılır.

Akşamki düğüne de herkes gelir.

Buraya katılmamak, gelmemek ayıp sayılır.

Hele düğün sahibi zengin biriyse hem gitmemek ayıptır hem de düğün sahibinin paradan biraz bile kısması ayıp karşılanır. Durum böyle olunca, siz istediğiniz uyarıyı yapın, eğer düğünleri resmen yasaklamazsanız salgını önlemekte çok güçsüz kalırsınız.

İşte bu iddiama son örnek Ağrı’dan geldi.

AKP’li Cemil Yaman, yüzlerce kişinin katıldığı düğünün eleştirilmesine aynı gerekçe ile cevap verdi.

Yaptığı düğünün sosyal medyada büyük tepki çekmesine aldırmadığını ve pişman olmadığını söyleyen Yaman, pandemi kurallarına uyduğunu, girişte herkesin ateşinin ölçüldüğünü, maskesiz kimseyi içeri almadıklarını söyledikten sonra; “Gelene ‘gelme’ diyemem ki. Ben Ağrılıyım, yapmasan, ‘Bir yemek yedirmeden yolladı’ derler” dedi.

Adam haklı aslında, gelenekler böyle.

Ve biri “yasak” demezse, bu gelenekler her şeyin önüne geçebilir.

ÇOK GÜLDÜM

Yalakalıkta sınır yok artık

Yandaş tetikçi medya son günlerde iyice şaşırdı.

İktidarı övmek için akıllarına ne geliyorsa yapıyorlar.

Türkiye’nin dünya lideri olduğu, herkesi korkuttuğu, Rusya, Amerika ve Avrupa Birliği’nin, Erdoğan önünde ceket ilikleyip yerlere kadar eğildiği haberlerine alıştık artık.

Galiba onlar da alıştı, yeni ufuklara yelken açtılar artık.

Hafta sonunda yandaş tetikçilerin irisinde şöyle bir haber başlığı vardı;

Yerli ve milli ‘Akıllı Şehirler’ geliyor: 40 eylem planı belirlendi!

Artık ne demekse akıllı şehrin de yerli ve millisi oluyormuş

Habere göre; ABD, Hollanda ve Avustralya’dan sonra dünyanın dördüncü, Türkiye’nin ise ilk akıllı şehir strateji belgesi ile şehirler, yakın zamanda akıllanacakmış.

Demek ki daha önce Amerika, Hollanda ve Avustralya kurmuş akıllı şehirleri.

Merakım şu, üç ülke yaptığına göre bu “aklı” onlardan mı, aldık yoksa hiç haberimiz yoktu da bizim “yerli ve milli” akıllılar akıl ettiler de akıllı şehirleri mi kuruyorlar?

ÖNERİ

Pet şişeleri böyle yapıp çöpe atın

Yıllardır kendi adıma uygularım.

Gittiğim bazı lokanta ve kafelerde de eğer sahibi ya da yöneticisi tanıdıksa bir gösteri ile tavsiye ederim.

Konu şu: Çöp kutularında en çok yer işgal eden atık, pet şişeler.

Özellikle piknik yerlerinde, parklarda konuşmuş olan çöp kutuları, bu şişeler yüzünden dolup taşıyor.

Çünkü içerisindeki içilen pet şişe, olduğu gibi atıldığında hacmi nedeniyle büyük yer kaplıyor.

Oysa pet şişeyi boşaldıktan sonra tepesinden bastırıp küçücük hale getirin sonra kapağını kapayın. İçinde hava kalmayan pet şişe, kapağı kapalı olduğu için açılıp eski haline gelemiyor. Böylelikle küçültülen pet şişe normal boyunun neredeyse 5’te birine iniyor.

En son Edremit gezimizde Zeus Sunağı’na çıktığımda, yolda soğuk su satan iki çocuktan su almıştım.

İçtikten sonra şişeyi bastırıp küçülttüm ve kapağını kapattım.

Su satan çocuk heyecanla bağırdı; “Abi keşke herkes senin gibi yapsa, burada çöp kutularını kurtarırız.”

Su satan çocuğa “O zaman” dedim, “Öncelikle sen böyle yap, ama daha önemlisi su sattığın herkese bunu uygulamalı olarak göster ki herkes öğrensin.”

NOT: Fikrin, yıllar önce ilk kez Rahmi Koç’dan çıktığını duymuştum. Deniz aşığı olan Rahmi Koç, teknesinde çöp kutusunda en çok yer tutan şeylerin pet şişeler olduğu görmüş. Atılan bütün şişelerin küçültülmesi talimatı vermiş. Rahmi Bey daha sonra bunu rastladığı bütün tekne sahiplerine anlatarak pet şişeleri çöpe atarken küçültmelerini önermiş.

Yazarlar

Korona testi yaptırmanın dayanılmaz hafifliği
Can Ataklı