Can Ataklı
16 Haziran 2020

İşte bundan korkuyorduk


CANIMI SIKAN ŞEYLER

İşte bundan korkuyorduk

Korona ile baş etmek elbette kolay değil.

Bunu hepimiz biliyoruz ve buna göre davranmaya çalışıyoruz.

Halk, 70 güne yakın büyük fedakarlık gösterdi, iktidarın “Evde kalın” çağrısına uydu, sokağa çıkma yasaklarına asla itiraz etmedi.

Emekliler, gençler evlere tıkıldı, gıklarını bile çıkarmadılar.

Ama iktidar üzerine düşen sorumluluğu almaktan kaçındı.

Yandaş tetikçi medya aracılığı ile sanki “dünyanın en büyük salgınla mücadelesi Türkiye’de veriliyormuş” havası yaratmaya çalışıldı sadece.

Bütün dünya, Erdoğan’ın dirayetli tutumu ile salgını nasıl yendiğini kıskançlık içinde izliyordu bunlara göre.

Herkes, Türkiye’deki sağlık hizmetlerinin olağanüstülüğü karşısında parmak ısırıyordu ayrıca.

Buna da fazla ses çıkarmadık, eleştirdik geçtik.

Ancak konu, “koronayı yenen adam” aşamasına getirildi.

Buna şiddetle karşı çıktık.

En azından ben, günlerce bu konuyu TV ekranlarından dilim döndüğünce anlattım, bu köşede defalarca yazdım.

Bilim oyuncak değildir.

Salgınla mücadele ciddi iştir ve şakaya gelmez.

Türkiye elbette normale geçecektir.

Koronanın etkisinin ilk günlerdeki gibi olmadığı da bellidir.

Ama bilim insanları “Ani gevşeme büyük yıkım getirecektir” diyor günlerdir.

Ancak hem salgınla mücadelenin sorumluluğundan kaçmak isteyen hem de buradan kahraman çıkarmak isteyen iktidar, tüm bunlara kulak tıkadı.

Normalleşmeye kurallara uyarak geçilmedi. Sanki korona tamamen bitmiş gibi davranıldı.

Bunda bütün suç iktidarındır.

Çünkü yarattıkları hava koronanın bittiği yönündeydi.

Güya Bilim Kurulu’nun (aslında ne biliiim abi kurulu ya) uyarılarını dikkate alıyormuş gibi yaptılar ama söylemleri herkesi tamamen gevşetecek yöndeydi.

Şimdi, son birkaç gündür, vaka sayısındaki artışlar korkutmaya başladı.

Adeta timsah gözyaşı döker gibi, “Aman dikkat, böyle gitmez” uyarıları yapmaya başladılar.

Ama tutmaz artık.

Kendini tanrı yazar gibi görenlerden biri, daha yeni “Bana kimse artık günde 5 kere el yıkatamaz, bu milleti evde tutamaz, yaşlıları, gençleri yine hapsedemez” diye yazarken, aslında biat ettiği sarayın koronayı kahramanca yendiğini zihinlere çakmaya çabalıyordu.

Umuyorum ani gevşemeden sonra yaşananlar ve korona vaka sayılarındaki artış, iktidarın aklını başına getirir ve “Bitirdik bu işi, rahat edin” üslubundan vazgeçerler.

Çünkü bunu; “Kandırdılar bizi Allah affetsin” nakaratı ile geçiştiremezler sonra.

FIKRA GİBİ

“Merak etme abi maskem arabada”

“Koronayı atlattık” sevinci yaşarken, “Eyvah patlıyor mu yoksa?” aşamasına geldik bir anda.

Ama çok geç kalmış olabiliriz.

Çünkü vatandaşa koronanın “sarayın kahramanlığı sayesinde yenildiği” öyle bir anlatıldı ki, milletin artık etkin önlemlere sarılması bana çok zor görünüyor bundan sonra.

Aslına bakarsanız, toplumun ciddi bir bölümü hâlâ tedbirli davranıyor ama koyverip gidenler o kadar ortada ki, hem moral bozuyor hem de dikkatli olanların da aklını çeliyor.

Örneğin “maske zorunlu” deniyor.

Ancak bu “zorunluluk” sanıyorum “şekil şartı” olarak kabul ediliyor.

Çünkü sokakta gezerken binlerce insanı görüyorum, aslında maske takmıyorlar, yüzlerinde maske taşıyorlar.

Yani “masken var mı, var” durumu söz konusu.

Geçenlerde benzin alırken gençten biri geldi parasını ödemek için; kasiyer, “Maskenizi takın lütfen” dedi. Genç umursamaz bir tavırla “Maske arabada abi, merak etme” dedi.

Yani bu genç aslında maskenin bir sağlık önlemi olduğunu düşünmüyor, kural olarak maskesiz dolaşılmayacağını düşünüyor sadece.

Bu kafayla biz daha çok “patlama” yaşarız, maazallah.

ÇOK GÜLDÜM

Hafta ortası fıkrası

Hep pazar günleri mi fıkra olacak? Bugün size bir gazeteci-siyasetçi fıkrası sunmak istedim.

Aslında bilinen bir fıkradır muhtemelen ama olsun, ara sıra bilinen fıkraları da tekrarlamakta yarar var;

Adamın biri, kır koşusu yaparken havada uçan bir balon alçalarak yanına yaklaşmış, yere vurup birkaç kez zıpladıktan sonra tekrar havalanmış. İçinde birkaç adam, dehşet içinde balonun sepetine sıkı sıkı tutunmuşlar.
Adamlardan biri, koşu yapana seslenmiş, “Beyefendi, rüzgar nedeniyle yolumuzu kaybettik, bize nerede olduğumuzu söyler misiniz?” diye.
Koşucu, balondakilere bakmış, “Yerden 20 metre yükseklikte, bir balonun sepetinin içindesiniz” demiş.
Balondaki bozulmuş biraz ve “Beyefendi siz gazeteci olmalısınız” diye seslenmiş bu kez.
“Evet” demiş adam, “Gazeteciyim de nasıl anladınız?”
Balondakilerden biri, “Verdiğiniz bilgiler kesinlikle doğru ancak bir işe yaramıyor” deyince, koşucu  “Sizler de siyasetçi  olmalısınız” dile karşılık vermiş.
“Evet öyle” demiş balondaki adam, “Siz nasıl anladınız?”
Yoldaki gülmüş; “Yola çıkarken hava koşullarını bilmiyorsunuz, balonu uçurmayı  bilmiyorsunuz, nereye geldiğinizi bilmiyorsunuz, nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz. Üstelik içinde bulunduğunuz durumdan dolayı beni suçluyorsunuz.”

İğneyi biraz kendimize de batırmış gibi olduk ama olacak o kadar.

BUNU YAZMAK GEREK

RTÜK Başkanı, artık cezaların ödenebilmesi için kredi versin

Dünyanın başka ülkesinde böyle bir uygulama var mı, bilemiyorum ama özellikle medeni ülkelerde böyle bir şeyin olması çok zor hatta olanaksız bana göre.

Bir kere kamu görevinde olanların “daha çok maaş almaları için” başka kurumlarda da görevlendirilmesi, herhalde medeni hiçbir ülkede olmaz.

Biz de ise “Devlet memuru maaşı düşük, önemli işler yaptırabileceğimiz insanları, başka yerlere kaçmamaları için birkaç yerden maaş vererek tutuyoruz” mantığı hakimdir.

Buna bütün yanlışlığına rağmen ses çıkarmayalım da bir güreşçinin banka yönetim kurulu üyesi olmasını açıklamak nasıl mümkün olur acaba?

Güreşçi olmasını kimse küçümseyemez, ayrıca Hamza Yerlikaya, Türkiye’nin gururu büyük bir sporcudur.  Güreşçi olarak kazandığı altın madalyaların yanı sıra ekonomi ve bankacılık konusunda da birikimi olsa elbette sesimiz çıkmaz. Oysa yok, bu durumda banka yönetim kurulu üyeliği de nedir ki?

Daha garibi, medyayı denetlemekle görevli RTÜK’ün başkanının da kamu bankası yönetim kurulu olması.

Her şeyi bir kenara bırakın, bu kişi denetleyeceği televizyonlara en çok reklam veren şirketin de başına geçmiş oldu, zaten keyfi dağıtılan reklamlar demek ki şimdi daha da keyfi hale gelecek..

Haydi bir espri ile bitireyim yazıyı. RTÜK, cezalarından çok çeken biriyim, kafalarına estikçe, “Bu benim fikrime uymuyor, buna saray kızar, bu bize uygun değil” gerekçeleriyle sürekli ceza yazıyorlar Tele1’e.

Diyorum ki, “Madem banka yöneticisi de oldu bu kişi, bari kestiği cezaların rahat ödenebilmesi için cazip ödeme koşullu kredi de açsın.”

Bİ SORALIM BAKALIM

Atlasjet olayı kapanıp gidecek mi yani?

Atlasjet, Türkiye’nin önemli havayolu şirketlerinden biriydi.

Ben de kaç kere bindiğimi hatırlamıyorum bile.

Ayrıca hiçbir yolculuğumda da şikayetçi olmamıştım, gayet güzel bir hava yoluydu.

Sahibi biliyorsunuz şu anda Turizm Bakanı olarak görevlendirildi saray tarafından.

Atlasjet, geçen yılın son günlerinde beklenmedik bir şekilde önce uçuşlarını durdurmuş, sonra da konkordato ilan etmişti.

Arkasından da korona krizi geldi.

Dünyanın birçok uçak şirketi gibi, Türkiye’deki başta THY olmak üzere tüm şirketler ağır maliyetler altına girdiler.

Atlasjet, konkordato ilan ettiği için bu furyadan bir anlamda kurtulmuş gibi oldu.

O zamandan beri hep aklıma takılır, “Acaba Turizm Bakanı gelen tehlikeyi görüp mü böyle bir yola saptı?” sorusu.

Artık neyse ne, geçti ama geçmeyen şu ki, Atlasjet arkasında büyük bir enkaz bıraktı.

Şirket şu ana kadar hiçbir borcunu ödememiş.

Uçakların hepsi kiralık olduğu için hepsi geri gitti.

Kullandıkları binalar da kiralık, onlar da boşaltıldı.

Bunları bir kenara bırakın, en önemlisi çalışan yüzlerce kişi tek kuruş hak alamadan kapı önüne konmuş oldular.

Aylardır Atlasjet çalışanları feryat ediyor ama pek duyulduğu söylenemez.

Her şirket zora düşebilir ve konkordato ilan edebilir ama olan hep çalışanlara mı olacak?

Yazarlar

İşte bundan korkuyorduk
Can Ataklı