Can Ataklı
2 Eylül 2020

İnsaf yahu, bari küçücük bir yeşil için yer bırakın


KAFAMI BOZAN ŞEYLER

İnsaf yahu, bari küçücük bir yeşil için yer bırakın

İktidar, rant söz konusu olunca sınır tanımıyor.

Türkiye’nin en güzel ormanları talan edildi.

Güzelim ağaçlar sözde yangına kurban gitti, yerlerine hemen oteller diktiler.

Deprem riski her geçen gün artan İstanbul’da, neredeyse bir tane bile toplanma alanı bırakmadılar.

Daha önce toplanma alanı olarak saptanan 50 noktaya da vicdansızca AVM’ler, dev rezidanslar yerleştirdiler.

Şimdi sıra İstanbul’un göbeğindeki Nişantaşı’na geldi.

Nişantaşı/Teşvikiye’de, Marmara Üniversitesi’ne bağlı Diş Hekimliği ve İletişim fakültelerinin binaları vardı.

26 dönümlük araziye yayılan binalar yıkıldı.

Teşvikiye halkı çok sevindi önce, çünkü yıkılan yere yeniden üniversite binası yapılmayacaktı. Arazi devletin olduğu için nüfusun çok yoğun olduğu bu bölge, hem büyük bir yeşil alan hem de depremde toplanma alanı kazanacaktı.

Ama bu rüya çok kısa sürdü.

2018’de ihaleye çıkarılan arazi, imar değişikliği ile “ticaret-konut” alanı haline getirildi.

Konut ve ticaret alanında yapılacak binaların yüksekliği 10 ve 5 kat olarak belirlendi. İnşaatları yapacak firma olarak da DAP Yapı belirlendi. (İhale yapıldı tabii de kazanan zaten her durumda AKP müteahhitleri olacaktı, yedirirler mi burayı.)

Teşvikiye/Nişantaşı halkı, kazandıklarını sandıkları kamu alanının elden gittiğini görünce İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nde, Şişli Belediyesi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’na davalar açarak projenin durdurulmasını ve arazinin deprem toplanma alanı olarak tescil edilmesini istediler.

Ancak her zamanki gibi AKP ve müteahhitlerine “dur” diyebilecek bir güç ne yazık ki yok.

Davalar açılsa bile müteahhitler arazide diledikleri gibi çalışıyor, kalan ağaçları da acımasızca kesiyor.

26 dönümlük arazi artık üzerine inşaat yapmaya hazır hale getirilmiş durumda.

Halk büyük bir çaba harcıyor.

İnşaat makinelerini araziye sokmamak için direniyor.

Ancak arkasına devletin bütün gücünü alanlar kimseyi dinlemedi.

Hafta başında ben de gidip bölgeyi gezdim. Hayli zamandır buraya gitmemiştim, Marmara Üniversitesi’ne ait kampüsteki binaların hepsi yıkılmış.

Ortaya diğer binaların arasında devasa bir alan çıkmış.

Bu bölge zaten nüfus yoğunluğu açısından çok sorunlu.

Buna bir de en az 10’ar katlı dev bloklar ekleyerek yoğunluğu daha da artırıyorlar.

AKP Genel Başkanı Erdoğan, yerel seçimlerden önce İstanbul’daki bina yoğunluğuna kendilerinin de neden olduğunu belirterek, yanlış yaptıklarını ancak yeni dönemde dikey mimari yerine yatay mimariye geçileceğini, nüfus yoğunluklarını azaltıp yeşil alanları çoğaltacaklarını söylemişti.

Ancak İstanbul’da seçimi kaybettiler.

Şimdi adeta intikam alırcasına her tarafa yeniden gökdelenler dikmeye, kalan son yeşil alanları da tahrip etmeye başladılar.

İstanbul halkı, Teşvikiye’de bir avuç insanın mücadelesine destek olmalıdır.

Aksi takdirde burası da AKP’li müteahhitlerin, iktidarla iş birliği yaparak birlikte katlettikleri Ataköy sahil yolu gibi olacaktır.

Eğer kararlı davranılmazsa Teşvikiye de tümüyle elden gidecektir.

ŞAŞIRDIM

Habur’dan gelen tatsız haberler

Habur, Irak’a açılan sınır kapımız.

En önemli geçiş noktası.

Her gün binlerce TIR bu noktadan Türkiye’ye girip çıkıyor. Kamyonlar milyarlarca liralık mal taşıyor.

Kısa bir süre önce Habur’dan, önceki yıllarda tanıdığım bir TIR şoföründen mesaj aldım.

Bu şoför diyor ki, “Alınan kararla temassız ticaret sona erdi, TIR geçişleri başladı. Ancak korona testi konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşıyoruz.”

Mesaj gönderen TIR şoförü, testler için 25 dolar alındığını ancak testlerin hızlı yapılmadığını, şoförlerin mecburen iç içe bekleştiğini belirterek, “İşin kötüsü Irak tarafından Türk şoförlerini istemeyenler gösteriler yapıyor. Sınırdan geçtikten sonra can ve mal güvenliğimizi koruyan da yok” diyor.

Tanıdığım şoförün anlattıkları bundan sonra daha kötü.

Diyor ki; “Bu rezilliği protesto etmek için toplandık. Ama hiçbir sonuç alınamadı. Bunun üzerine kontak anahtarlarını alıp kenara çekildik. Jandarma bunun üzerine çekicilerle kamyonlarımızı sürükledi, bizler direnince üzerimize su sıkıldı hatta plastik mermi bile kullandılar. İşin kötüsü sesimizi kimseye duyuramadık o sırada.”

Aslına bakarsanız, Türkiye’nin her tarafı fokur fokur kaynıyor, ama çoğunun üzeri bizler öğrenemeden kapatılmış oluyor.

Şimdi anlıyor musunuz medya neden neredeyse tümüyle ele geçirildi?

CANIMI SIKAN ŞEYLER

Bu millet; onurunu nasıl bu kadar ayaklar altına alıyor, anlamak mümkün değil

AKP Genel Başkanı’nın Giresun Dereli’deki görüntülerini çoğunuz izlemişsinizdir.

Öncelikle, “korona nedeniyle 30 Ağustos’a yasak getiren” bir anlayışın, bayramdan bir gün sonra halkı sokaklara döküp miting yapması akıl alacak bir şey değil.

O mitingleri izleyen cahil halkın, korona endişesi taşıması mümkün olabilir mi?

Olmaz tabii.

Bana göre, bütün bunlar kasıtlı olarak yapılıyor.

Ayasofya’da da böyle oldu.

Bir gün önce yeni korona önlemleri açıklanırken, ertesi gün Türkiye’nin en ücra köşelerinden bile binlerce kişi İstanbul’a taşındı ve herkes adeta üst üste 8-10 saat zaman geçirdi.

Sonra o on binler Anadolu’nun kılcal damarlarına dağıldı.

Muhtemelen “sürü bağışıklığı” denemesi yapılıyor, bunun başka izahı yok.

En azından saraydaki danışmanlardan hiç olmazsa biri uyarıda bulunur değil mi? Olmadığına göre bu başka bir deney.

Ama bana göre; o görüntülerdeki asıl facia, Erdoğan’ın elindeki küçük çay poşetlerini halkın üzerine atması, yüzlerce kişinin de o paketleri kapabilmek için birbirini çiğnemesiydi.

Kimse cesaret mi edemedi de “Aman efendim korona” falan demedi yoksa dediğim gibi zaten amaç mı oydu bilemiyorum artık.

Buna karşı halkın onurunu bu kadar ayaklar altına atmasını da anlamıyorum.

Elbette bu görüntüler ilk kez olmuyor, ancak sel nedeniyle acılı olduğunu sandığımız insanların bu kadar küçük bir avantaya böyle saldırması sadece içimizi burkuyor ve onların değil ama bizlerin gururunu kırıyor.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Abdullah Gül nasıl bu kadar sessiz ve sakin kalabiliyor?

Biri bana, “Türkiye’nin sence en ilginç siyasetçisi kimdir?” diye sorsa sanıyorum Abdullah Gül adını ilk sıralarda sayarım.

Çünkü bu kişinin nasıl siyasetçi olduğuna, nasıl bu kadar yükseldiğine, hatta Cumhurbaşkanlığı bile yapabilmiş olduğuna şaşıp kalıyorum.

Adam hiçbir zaman riske girmedi.

Sorumluluk almadı.

Olaylar hep kendisine yardım etti ve sürekli yükselmeyi başardı.

1991’de başladığı siyasi hayatı boyunca akılda kalan tek eylemi var mı?

Ben hatırlamıyorum.

Sadece Erbakan’ın, Libya gezisinde Kaddafi’nin çadırında ağır hakaretler işittiğinde Gül çevresine; “Şimdi yandık işte” demişti. Gazeteci olarak zihnimde kalan tek dikkat çekici şey bu.

O kadar bakanlık, başbakanlık, Meclis Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı yaptı, ama kalıcı hiçbir şeyi yok.

Gül şu sıralar çok gündemde.

Çünkü CHP’nin kendisini “çatı aday” yapmak istediği söylentileri var.

Bu konuda neredeyse konuşmayan yok.

Ama bir tek Gül konuşmuyor.

Bana kalırsa söyleyeceği bir şey yok.

Çünkü hayatı boyunca hiç riske girmemiş, taşın altına elini koymamış, hep “armut piş ağzıma düş” taktiği uygulamış ve büyük şansı nedeniyle hep kazanmış biri, aynı yöntemi yine uygulayacaktır.

Tabii yine hiç konuşmadan, hiçbir şey yapmadan, siyasette ön plana konulur ve hele CHP adayı olarak ortaya çıkarsa “pes vallahi” demekten başka elimden bir şey gelmez bu seferde de.

Bİ SORALIM BAKALIM

Özel okullardaki “KDV indirimi” muamması

Ekonomi iyice dibe çökerken, iktidar milletle alay eder gibi müjde üzerine müjde açıklıyor.

Son müjdelerden biri, özel okullardaki KDV oranının yüzde 8’den yüzde 1’e düşürülmesi olmuştu.

Peki uygulaması nasıl olacak?

Velilere daha önce ödenmiş okul paralarından tahsil edilen KDV farkları ödenecek mi? Bu şimdilik muamma.

Çünkü KDV müjdesi verildi verilmesine de uygulama tarihi olarak 1 Eylül gösteriliyor genelgede.

Okullar ise 31 Ağustos’ta açıldı.

Birçok özel okul daha mart, nisan aylarında kayıtlarını kapatıyor ve okul paralarını da peşin tahsil ediyor.

Eğer genelge 1 Eylül’ü tarih olarak gösteriyorsa ve geriye dönük bir madde yoksa demek ki, daha önce ödenmiş okul paralarından KDV farkının iadesi mümkün değil.

Dün konuştuğum bir okul müdürü dedi ki; “Can Bey, kayıtları en geç nisan veya mayısta kapatıyoruz aslında. Ama korona nedeniyle çok sayıda veli kayıtlarını yenilemedi. Bunlar geldiğinde çaresiz kayıt yapacağız. O veliler 1 Eylül’den sonra para ödedikleri için KDV yüzde 1 olarak uygulanacak.”

Buyurun bakalım, bu Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı mı, değil mi?

Kurallara uyup zamanında kayıt yapan yüzde 8 fazla ödemiş oldu.

Diyeceksiniz ki, “Okullar yeni kayıt almasınlar.”

Söylemesi kolay, böyle bir dönemde okullar kan ağlarken kayıt yapma bakalım.

Yazarlar

İnsaf yahu, bari küçücük bir yeşil için yer bırakın
Can Ataklı