Ümit Zileli
17 Aralık 2020

Emperyalizmin “Ulus Devlet” nefreti!


Yukarıdaki başlık büyük bir yaşamsal öneme sahip!..

Dikkat ederseniz, dünyanın en büyük emperyalist devletleri başta olmak üzere, “küreselleşme güzellemeleri” yapan, “karşılıklı bağımlılık” şarkıları söyleyen “efendilerin yerli uşakları”, dönek solcusu, işbirlikçisi, yanaşması, yeni mandacısı, ulus-devlet denilince büyük bir öfkeye kapılıyor, bunun modasının geçtiğini söyleyebilecek kadar utanmazlaşıyorlar!.. Hele ki, ABD’nin büyük ağabeyi İngiltere ulus-devlet kimliğine tamamen geri dönmek, Avrupa Birliği’nden çıkmak için kıyasıya mücadele verirken, AB ülkeleri ulusalcılığı ön plana çıkarırken!..

Peki bu kin, bu nefret, bu öfke nereden kaynaklanıyor?.. Uzun yıllar önce tüm yönleriyle anlatmaya çalıştığım bu düşmanlığın sebebini bugün ve yarın sizlerle paylaşacağım; ülkeleri çökertme, köleleştirme operasyonunun anahatlarıyla birlikte…

Bakın mazlum ülkeler nasıl bir mengeneye sıkıştırılıp sömürge haline getirilmek isteniyor!

Yurtsever sol!..

Milliyetçilik, 1789 Fransız Devrimi ile doğdu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra güçlü milli devletlerin emperyalizm aşamasına tırmandı ve gericileşti doğasına uygun olarak…

Ama aynı süreç, sömürgelerin ya da sömürge yapılmak istenen ülkelerin ulusal kurtuluş savaşlarına tanıklık eden süreçti. 20. yüzyıl, emperyalizme karşı direnişin yüz yılıydı ve bu süreç halen devam ediyor!..

Ulusalcılığın burjuva icadı olduğu savı onun o gün olduğu gibi bugün de yeni emperyalizme karşı ilerici konumda olduğu gerçeğini değiştirmiyor!..

Bugün emperyalizm, küreselleşme dayatmasıyla “Yeni Dünya İmparatorluğu”nun coğrafyasını çizmeye çalışıyor. ABD’nin siyasi egemenliğinde dünya ekonomisini tekellerine almak isteyen çokuluslu şirketler, son on yılda bu alanda inanılması güç dev adımlar attılar. Bırakın dünyayı, yalnızca Türkiye örneği bile, “Yeni Dünya Düzeni”nin ne tür bir düzen olduğunu tek başına anlatmaya yeterli!..

İşte bu düzene karşı çıkan, siyasi ve ekonomik sömürge olmaya karşı savaş veren, bunun yolunun ise ulusal devleti savunmaktan geçtiğini haykıranlara da ulusal solcu deniyor.. Bunun kafa karıştırdığını ileri sürenler, anlamakta güçlük çekenler ulusal sol yerine şu terimi de kullanabilirler:

Yurtsever sol…

Bugün küreselleşmenin en büyük düşmanı ulus devletler olduğunu bizzat kendileri itiraf etti yakın geçmişte.

İşte küreselleşmenin ideologlarından John Nasbitt’in itirafları:

Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerli, eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…

New Perspectives Quartely dergisi yayın yönetmeni çok daha açık sözlüydü:

Yeni Dünya Düzeni’nin en önemli yapı taşları, silahlı uluslar yerine global ölçekli şirketlere ev sahipliği yapan, teknolojik olarak gelişmiş “Kent Devletleri” olacak…

Yeni Dünya Düzeni denilen acımasız dayatmanın neyi hedeflediği herhalde bundan daha açık ve net anlatılamazdı!..

Küreselleşmenin, yani bir dünya imparatorluğu kurmak isteyen yeni emperyalizmin en büyük düşmanı ulus devlet… Liberallerin, sağcıların sonuçlarını yukarıda özetlediğim bu düzene teslim olması son derece doğal… Solculuk adına küreselleşmenin neferliğine soyunanların da bir sıfatı var tabii:

İşbirlikçi sol!..

Bugün dünyanın bütün mazlum ulus devletlerinde bu acımasız dayatmaya ve işbirlikçilere karşı çıkanların ortak sıfatı da belli: Anti emperyalist ulusal sol ya da;

Yurtsever sol…

Kendileri ulusal devlet diğerleri sömürge!..

Ulus devlet ne demek?.

Batı gözlüğü ile bakarsak; feodalizm ve kilise egemenliğinin yıkılması, aydınlanma ve ardından burjuva önderliğinde Fransız Devrimi’nin yapılması, ulusu ve dolayısıyla ulus devleti ortaya çıkardı. Batı’da bu büyük dönüşümün motor gücü ise milliyetçilikti. Doğası gereği ilericiydi; çünkü feodalizmden daha ileri bir düzene yani kapitalizme geçişi, aynı zamanda teokrasiden cumhuriyete, kuldan yurttaşa, ümmetten millete geçişi temsil ediyordu..

Tüm bunlar doğru, ama Batı için doğru!..

Peki, Avrupa’nın dışında kalan dünyanın tarihi nerede?!. Doğan Avcıoğlu, milliyetçiliğin doğuşunu anlatırken aynen şöyle diyor:

18. yüzyıldan sonra dünya egemenliğine yönelen Avrupa için, “Dünya Tarihi” Batı Avrupa tarihi diye anlaşılır. Avrupa ulusları, tarihsel uluslardır; ötekiler “tarihsiz uluslar”dır. Engels bile, bazı yazılarında, Hegel’in etkisiyle “tarihsel uluslar”ın yanı sıra, gerici ve yok olmaya mahkum “tarihsiz uluslar” ile barbar uluslardan söz eder…

Halikarnas Balıkçısı da bir yazısında jilet gibi keskin bir alaycılıkla, “Evren ne için yaratıldı sorusuna Batılılar, Batı uygarlığını yaratmak için karşılığını verirler” diyor..

Aynı sorudan yola çıkalım; tarihleri binlerce yılı kapsayan Çin, İran, Hint, Mısır, Türk, Arap, uygarlıklarını nereye koyacağız?. Amerika kıtasına bakalım; İnka, Maya ve Aztek imparatorluklarını ne yapacağız?.

Tartışma çok uzun, ancak şunu belirtmek gerek; uygarlık tarihi ve uluslaşma süreci yalnızca Batılının anlattığı ve empoze ettiği gibi değil, koskoca bir dünya uygarlık tarihi var. Ayrıca Batılıların aydınlanma ve uluslaşma süreçlerinin yanında at başı giden bir acı süreç daha var ne yazık ki:

Sömürgeleştirme süreci!..

Arkası yarın…

Yazarlar

Emperyalizmin “Ulus Devlet” nefreti!
Ümit Zileli