Can Ataklı
24 Haziran 2020

Diyalog istedin de ne oldu?


Bİ SORALIM BAKALIM

Diyalog istedin de ne oldu?

Bazı insanları her dinlediğinizde bir kez daha “hayretler içinde” kalırsınız.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı, benim zihnimde bu olaya gösterilebilecek en iyi örnek.

Metin Feyzioğlu, insanı sürekli şaşırtan, “yok artık, daha neler” dedirten biri.

İktidar, bir türlü kendinden olanları seçtiremediği için başta barolar olmak üzere, tüm meslek kuruluşlarını darmadağın etmeye çalışıyor.

Barolar, hükümetin bu niyetine karşı bir araya gelerek topluca isyan ediyorlar.

Bu nedenle birkaçı hariç bütün baro başkanları, kendi illerinden çıkıp Ankara’ya geldiler.

Ankara girişinde sembolik bir yürüyüş yaptıktan sonra Anıtkabir’e gideceklerdi.

Ancak anlaşılmaz bir tavırla polis, önlerine barikat kurdu. Avukatları, baro başkanlarını tartakladı, kimini yerlere yatırarak gözaltına aldı.

Tüm bu süreçte asıl sesini yükseltmesi gereken Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ise adeta alay eder gibi kendi başına, yanına yönetim kurulu üyelerini alarak Anıtkabir’e gitti.

Yaptığı açıklamalar ise evlere şenlikti.

Feyzioğlu, “Avukatların yürüyüşüne saygı duyuyormuş ama böyle bir yürüyüşün yapılmasına karşıymış.”

Neden?

Çünkü bu konular diyalogla çözülebilirmiş ve zaten kendisi de bunu yapmaya çalışıyormuş.

Tabii yandaş yalaka kesim, Feyzioğlu’nun yanında yer alırken, kendini “hakkaniyetli” olarak tanımlayanlar da “Başkan diyalog kurmaya çalışıyor, barolar niye hırçınlık yapıyor” diye soruyor saf saf.

O halde dönelim bakalım Metin Feyzioğlu diyalog kurma amacıyla neler yapmış.

Kendi ifadesiyle “Onlar barikat arkasındalar, ben ise bakanlıktayım” diyen Feyzioğlu, Adalet Bakanı ile görüşmüş.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı ziyaret etmiş.

Peki, ne olmuş bu diyalog görüşmelerinde?

Barolar Birliği Başkanı, avukatların polis şiddeti görmelerini engellemek için ilgili bakanlarla ve yetkililerle görüşmüş olabilir, ama bir sonuç alabilmiş mi?

Belli ki hayır?

Feyzioğlu’nun, “Ben bakanlıkta çalışıyorum” demesinin ardından, avukatlara uygulanan baskı ve şiddet kalkmadı ki?

Demek ki “diyalog kurduğu” kişiler, Feyzioğlu’nu ciddiye almamışlar.

Ya da Feyzioğlu, “bu diyalog” toplantılarında avukatlara yönelik saldırıları dile getirmemiş bile.

“Ben görüşüyorum” demek kolaydır, buradan sonuç almak ise farklıdır.

Sanıyorum Feyzioğlu, Erdoğan’la çok yakınlaşması sonucu, kurulmak istenen yeni baro düzeninin değişmez başkanı olacağı konusunda bir teminat aldı.

Ama ne olursa olsun, bu yaşananlardan sonra oturduğu makamı koruması artık çok zordur.

Bir zamanlar CHP’nin genel başkanı, daha sonra da ortak cumhurbaşkanı adayı olarak pazarlanmaya çalışılan Feyzioğlu, düştüğü hazin durumun ne kadar farkına varıyor, orasını da bilemiyorum açıkçası.

Bu arada baro başkanlarının, Feyzioğlu’na sırtlarını dönerek barikat oluşturması, bugüne kadar kimsenin yaşamadığı çok aşağılayıcı bir protestodur. Avukatlara, bu protestodan sonra geçit verilmesi umarım Feyzioğlu’nda uyarıcı bir etki yaratmıştır.

Görüşmeyi Türkiye Baralor Birliği eski Başkanı Önder Sav’ın yapması ve bundan sonuç alması da Feyzioğlu’nun hanesinde bir başarısızlık ve çapsızlık lekesi olarak kalacaktır.

ŞAŞIRDIM

Hukukçu, anayasal bir hak için izin talep etmez

Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın aldığı tepkiler nedeniyle kimyası da bozuldu gibi geliyor bana.

Esasında bir avukat olarak hukuktan nasibini almış olması gerekiyor.

Oysa en temel hukuk kavramlarından biri olan “anayasal hak nedir” bilmiyor sanki.

Çünkü Feyzioğlu, baro başkanlarının yürümesinin yanlış olduğunu söyledikten sonra “Ama buna saygı duyarım, bunun için izin verilmelidir” dedi.

Ne güzel değil mi, eylemin içeriğine katılmasa bile avukatların yürümesi için izin verilmesini talep ediyor.

Ama işte “hukuk bilmemek” burada ortaya çıkıyor.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, önceden izin almadan gösteri ve yürüyüş yapma hakkı, anayasa ile güvence altına alınmış durumda.

Yani avukatlar yürüyüş yapmak için izin almak zorunda değil.

Ama Barolar Birliği Başkanı izin verilmesi için aracı olmaya çalışıyor.

Hukuk sisteminin ve anlayışının ne hale geldiğinin bir örneği de işte bu değil midir?

Ben de neye ve niye şaşırıyorum bilemedim şimdi.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin CHP amblemini kullanmaması hoş değil

Zaman nasıl da akıp gidiyor değil mi?

31 Mart 2019’da yerel seçimler yapılmıştı.

AKP, birçok büyükşehirde kaybetmişti ama en önemlisi İstanbul’daki 25 yıllık saltanat da yıkılmıştı.

Ankara’yı belki de zaten gözden çıkarmıştı saray ama İstanbul’un elden gidişine tahammül edemedi.

Binbir türlü oyunlarla seçimler tekrarlandı.

İlk seçimde 10 bine yakın fark varken, ikinci seçimde fark 800 bine çıktı ve CHP adayı Ekrem İmamoğlu bu kez itiraz edilemeyecek biçimde seçildi.

Dün bu müthiş finalin birinci yıl dönümüydü.

CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, bir yılın hesabını verdi.

Güzel şeyler anlattı. İktidarın engellemelerini tane tane dile getirdi, hedeflerini sıraladı.

Bütün bunlar içinde, ne zamandır dikkatimi çeken bir noktayı tekrar fark ettim.

Ekrem İmamoğlu’nun bulunduğu yerlerde CHP amblemi bulunmuyor. Varsa bile göze çarpmıyor bile.

Bakın İstanbul’u, belediye hizmetlerini anlatan sloganlarla süsleyen bilboardlara, geçitlerdeki dev panolara, hep İBB adı ve amblemi var. Hiçbirinde CHP’nin adı ya da amblemi 6 ok yok.

Dünkü birinci yıl töreninde de ben göremedim.

İmamoğlu, seçildikten sonra “Rozetimi çıkardım” demişti.

Ancak bu sembolik bir davranıştır, yani “Seçildiğim partililere değil, herkese hizmet edeceğim” anlamına gelir.

Ama herkese hizmet etmek, seçilmesi için muazzam bir mücadele veren partisini tümüyle yok saymak anlamına gelmez.

İmamoğlu, sadece kendine şunu sormalı; “Belediye başkanı seçilebilmek için elbette CHP dışından da oy almak gerekir. Ama CHP olmasaydı, herkesten oy alabilecek konumda bir aday olabilir miydi? Ve eğer bu mantık doğruysa, 2022’deki seçimlere CHP bayrağı altında değil de bağımsız olarak girer mi?”

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Bunca haksızlık yapanlardan hesap sorulmayacak mı?

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e, Anayasa Mahkemesi’nin kaç başvuru üzerine hak ihlali olduğuna ilişkin karar verdiğini ve bunun için hangi yaptırımların uygulandığını sormuş.

Adalet Bakanı da yapılan başvurularla ilgili istatistikleri paylaşmış.

Buna göre, Yüksek Mahkeme’ye bireysel başvuru hakkının getirildiği 23 Eylül 2012’den 2019 yılı sonuna kadar 253 bin 120 başvuru yapılmış. Bu başvurulardan 44 bin 65’i halen derdest iken, 200 bin 694 başvuru karara bağlanmış.

Mahkeme, 8 bin 361 başvurucunun hakkının ihlal edildiğine hükmederken, ihlal tespiti yapılan başvurulardan 2 bin 299’unda tazminata hükmedilmiş.

Bu nedenle; 39 milyon 265 bin 836 TL manevi, 27 milyon 735 bin 754 TL maddi olmak üzere, toplam 67 milyon 1591 TL tazminata hükmedilirken, bu tutarın 65 milyon 790 bin 140 TL’si ödenmiş.

Rakamlara bir daha bakın lütfen.

3-5 veya 50 değil, tam 8 bin 361 kişinin hak gaspına uğradığı saptanmış ve bunlardan 2 bin 299’una tazminat ödenmesine karar verilmiş.

İyi de bu kadar çok kişi hakkında “haksızlık” yaptığı yüce mahkeme tarafından saptanan hakimlere ne olacak?

Devlet, “Ne yapalım haksızlık olmuş bir kere, parasını ödeyelim” diyerek konuyu kapatıyor mu, yoksa bunca insana haksızlık yapanlara yönelik bir yatırım da var mı?

YENİ ÖĞRENDİM

Kene neden çıktı ortaya?

Aklımızı koronaya taktık ama ondan çok daha doğal bir başka gerçeğimiz var.

Üstelik bu çağda.

Anadolu’nun çeşitli yerlerinden “kene ısırması sonucu hayatını kaybeden yurttaş” haberleri geliyor.

Bilimsel adı “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi” denilen bu hastalık, “kene ısırması” sonucu oluyor.

Önce bir iki bilimsel bilgi vereyim.

Keneler, binlerce yıldır topraklarımızda var ve bahar aylarında ortaya çıkıyor.

Kırsal kesimde yaşayan kenelerin dişileri, yılda iki binle yedi bin arası yumurta bırakır üremek için.

10-15 yıl öncesi kene ısırması nedeniyle ölümler neredeyse ortadan kalkmıştı. Ancak son bir iki yıldır bu illet yine kendini gösteriyor.

Peki neden?

Doğanın bir dengesi var ve siz insan eliyle dengeyi yok ettiğinizde, normalde hiçbir zararını görmediğiniz bir hayvan, başınıza bela olur.

“Doğanın dengesini değiştirmekten” kasıt nedir?

Doğada, keneyi yiyip yok eden hayvanları ortadan kaldırırsanız, keneler çoğalır, her yana yayılır, önüne geleni ısırınca da bir bakmışsınız ölümlü vakalarla karşılaşıyorsunuz.

Kenelerin doğal düşmanlarının başında tavuk, keklik ve diğer kanatlı hayvanlar gelir. Kuş gribi sürecinde, gıda olarak da yararlandığımız pek çok kanatlı hayvan telef edildi.

Kanatlıların sayısının azalması, kene ile birlikte yılan ve akrep sayısında da patlama yaptı.

Kanatlı türü içinde, kenenin en büyük düşmanı keklik. Bir keklik, bir yılda yaklaşık bir milyona yakın kene ve süne yer. Süneden tarım ürünlerini, keneden de insanları korumuş olur böylece keklikler.

Oysa keklik, avcıların da en büyük hedefi ve binlerce keklik bu uğurda yok ediliyor.

Ne kadar ürkütücü değil mi?

Keklikleri yok edersen, kenelerin sayısı artar.

Eğer bunu bilmiyorsan hapı yuttun.

Ama bilip de umursamıyorsan işte o zaman yatacak yerin yok demektir.

Yazı için gönderdiği mesajla esin kaynağı olan Adil Hacıömeroğlu’na teşekkür ederim.

Yazarlar

Diyalog istedin de ne oldu?
Can Ataklı