Can Ataklı
25 Aralık 2020

Bu ülkenin adalet bakanı yok mu?


ANALİZ

Bu ülkenin adalet bakanı yok mu?

Bu başlığın cevabı var tabii.

O da şu; Hayır yok.

Adalet bakanı yok da dışişleri bakanı var mı?

O da yok.

Milli Eğitim de yok, tarım da yok, turizm de yok.

Bu ülkede isimlerinin önünde “bakan” yazan kişiler var ama aslında bakan değiller onlar.

Vatandaş görünür bir hükümet var sansın diye o unvanları veriyorlar.

Parlamento da yok aslında.

Var gibi görünüyor.

Öyle olmasa bakan unvanlı bazı saray görevlileri gidip milletvekillerini çocuk azarlar gibi azarlamaya cesaret edebilir mi?

Bakanlar ya da üst düzey bürokratlar yok artık. Her şey saraydan yönetiliyor.

İsimleri “başkan, danışman, uzman” olan kişiler, bakanların da üstünde, asıl karar mercii olarak görev yapıyorlar.

Bunların çoğunu kamuoyu asla görmüyor, bilmiyor.

Bilinenlerden biri Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun.

Birkaç gündür adından söz ediyorum.

Fahrettin Altun da tıpkı diğer saray görevlileri gibi kamuoyunun dikkatini pek çekmeden iş yapan isimlerdendi.

Sonra şahsi bir konusunu adeta kompleks haline getirerek bir anda kamuoyunun önüne en çok çıkan isimlerden biri haline geldi.

Böylelikle medyanın kesilip biçilmesindeki bir numaralı “emir veren” kişi olduğu da ortaya çıktı.

RTÜK’e, Basın İlan Kurumu’na verdiği talimatlarla, iktidardan yana olmayan gazete ve televizyonların art arda ağır yaptırımlara maruz kalması kamuoyunun da dikkatini çekti ister istemez.

Tabii buna karşı hiçbir şey yapılamıyor, çünkü hukuk sistemi de işlemez hale getirilmiş durumda.

Birkaç gündür dikkatimi çeken bir nokta da şu; Fahrettin Altun, elbette ki AKP Genel Başkanı’nın talimatıyla, bir devlet görevlisi olmasına rağmen sanki icranın etkili isimlerinden biriymiş gibi açıklamalar yapıyor.

Örneğin Can Dündar’ın 27.5 yıla mahkum edilmesinden sonra Türkçe, İngilizce, Almanca tweetler attı.

Şöyle dedi Altun: Casusluk ve silahlı terör örgütüne yardım suçlarından hüküm giyen Can Dündar’ın faaliyetleri gazetecilik bağlamında değerlendirilemez. Bu, gerçek gazetecilere hakarettir. Muhataplarımızdan bağımsız Türk yargısına saygı duyarak, şahsı ülkemize iade etmelerini bekliyoruz.

Kimse “Ne var bunda?” diyemez.

Çünkü bir ülkeden iade talebi Adalet Bakanlığı aracılığı ile yapılır.

Fahrettin Altun bu tweeti atarak Adalet Bakanlığı’nı yok saymıştır.

İktidara yakın olanlar elbette bundan asla rahatsız olmazlar ve hatta “Böyle bir talebi herkes yapabilir” bile diyebilirler.

Tamam da Fahrettin Altun’un kullandığı sosyal medya hesabında “İletişim Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı/Communications Director, Republic of Turkey” yazıyor.

İçinde Cumhurbaşkanlığı da geçen bir profilden herhalde “şahsi görüş” mesajı atılamaz.

Peki bizzat cumhurbaşkanı tarafından iş tanımı bir kararname ile düzenlenmiş Fahrettin Altun nasıl oluyor da görev tanımında hiç olmayan biçimde “devlet adına” açıklama yapabiliyor?

Yapıyor çünkü artık yeni rejimde hukuk, devlet adabı, liyakat ortadan kaldırıldı.

Demokrasinin tüm kurum ve kuralları hiçe sayılıyor bu yeni rejimde.

Yönetim tek adam ve tek adamın adamlarının elinde…

Geri kalan bakanmış, milletvekiliymiş, bürokratmış onlar “zorunlu” teferruatlar.

BUNU YAZMAK GEREK

Devlet adına konuşan İletişim Başkanı’nın görev tanımında neler var?

Sarayda görev yapan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, aslında eskinin Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü.

Yeni rejimle birlikte başkanlık haline getirildi.

İletişim başkanının görevi, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlendi.

Bu görevlere bir bakalım;

a) Devletin tanıtma siyasetinin ve tanıtma ile ilgili alanlarda cumhurbaşkanınca belirlenecek stratejilerin tespitine yardımcı olmak.

b) Stratejik iletişim ve kriz yönetimine ilişkin politikaları belirlemek, bu kapsamda ulusal ve uluslararası alanda yürütülecek faaliyetlerde tüm kamu kurum ve kuruluşları arasında koordinasyonu sağlamak.

c) Tanıtma Fonu’na ilişkin iş ve işlemleri yürütmek.

ç) Kamuoyunun ve ilgili makamların zamanında ve doğru bilgilerle aydınlatılması için gerekli bilgi akışını sağlamak ve bunların kamuoyu üzerindeki etkisinin belirlenmesine ait hizmetleri yapmak.

d) Kamu kurum ve kuruluşlarınca uygulanacak kurumsal iletişim standartlarını belirlemek.

e) Türkiye hakkındaki propaganda faaliyetlerini takip etmek, değerlendirmek ve bunlara karşı sorumlu kamu kurumları ile iş birliği yapmak, gerekli tedbirleri almak.

f) Yabancı ülkelerde Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda yapılan aydınlatma faaliyetlerine katılmak, enformasyon ve aydınlatma faaliyetlerini Türkiye’nin dış politikasını destekleyecek şekilde düzenlemek.

g) Vatandaşların, kamu kurum ve kuruluşlarının faaliyetlerine ilişkin talep, görüş ve önerilerini kolayca iletebilmelerine yönelik tedbirleri almak.

ğ) Basınla ilişkilerin düzenlenmesi için gerekli çalışmalarda bulunmak.

h) Yerli ve yabancı basın-yayın organlarının ve mensuplarının çalışmalarını kolaylaştırmaya yönelik düzenlemeleri yapmak ve gerekli tedbirleri almak.

ı) Görev alanına giren konularda faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarının başarılı çalışmalar yapabilmeleri için kapasite geliştirme program ve projeleri geliştirmek, uygulamak ve benzeri çalışmalara ve projelere idari ve mali destekte bulunmak.

i) Başkanlığın görev alanı ile ilgili, süreli ve süresiz yayınları planlayıp yayımlamak veya yayımlatmak.

j) Basın-yayın kuruluşu mensuplarına basın kartı düzenlemek, Basın Kartı Komisyonu’nun sekreterya faaliyetlerini yürütmek.

Görüldüğü gibi iletişim başkanının temel görevi Cumhurbaşkanlığı ile yerli yabancı medya arasındaki ilişkiyi düzenlemek ve yönetmek.

Görev tanımında “devlet adına açıklama yapmak” yok.

Oysa uygulama böyle değil.

İletişim başkanı, bir propaganda başkanı gibi çalışıyor ve devlet adına açıklamalar yapabiliyor.

ÇOK GÜLDÜM

Tuhafazakar Türkiye

Bu başlığı dün OdaTV’nin bir haberinde gördüm.

Tuhaf’la muhafazakar’ın birleştirilmesinden oluşuyor.

Çok hoşuma gitti çok da güldüm.

OdaTV haberinde “çok muhafakazar” görünen bir TV kanalının, vıcıklaşmış bir aile içi çekişmeyi ballandırarak ekrana taşıması anlatılıyor.

Haberin ayrıntısı çok da önemli değil.

Çünkü zaten sözde muhafazakar kanalların çoğunda bu tür ibretlik programlar yapılıyor.

Onlar yapınca “güzel” oluyor tabii.

Ben “tuhafazakar” kelimesine bayıldım.

“OdaTV’ciler mi buldu bunu acaba?” diye baktım.

Yok, değilmiş. İki yıl önce Tuncay Özkan da kullanmış.

Ama bu kelimenin asıl mucidi Orhan Gökdemir’miş.

Bilenler biliyor tabii Orhan Gökdemir’i ama bilmeyenler çok şaşıracaktır, çünkü bu yazarın hepsi akademik nitelikli 26 basılı kitabı var.

İnsanın çok hoşuna gidiyor bunlar.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı varsa belediyeye ne ihtiyaç var ki?

Her gün yeni bir şey öğreniyoruz.

Bugüne kadar bir yapının ruhsatsız, kaçak, imara aykırı olması halinde belediye tarafından işlem yapılacağını biliyorduk.

Meğer Çevre Bakanlığı da böyle bir görev üstlenirmiş.

Bunu nasıl öğrendik?

İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü “İlgili kurumlardan onaylatılmış proje ve tadilat ruhsatı olmaksızın tadilat ve tamirat işlemi yapıldığı gerekçesiyle” CHP’nin il binasına mühür vurdu da oradan öğrendik.

Meğer CHP İl yönetimi bina içinde boya badana ve ufak tefek tamirat yapmak için basit tadilat ruhsatı çıkarmış.

Ama Çevre Bakanlığı duruma müdahale etmiş.

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, “Böyle bir uygulamayı ilk defa gördüğünü” söylüyor.

Açıkçası ben de bilmiyorum hiç.

Olmuşsa da haberimiz olmamış demektir.

“İşin özeti nedir?” derseniz cevabı basit;

“Saray; muhalefeti ezmek, yok etmek için akla hayale gelen gelmeyen her yöntemi kullanıyor.”

Ne diyeyim, bu işin sonu hiç de iyi değil.

BUNU YAZMAK GEREK

Erdoğan daha nasıl söylesin?

Birkaç gün önce sürekli “tek parti/tek adam dönemi” eleştirileri yapan Erdoğan’ın, aslında gerçek anlamda “tek adam/tek parti” yönetimini kendisinin kurduğunu yazmıştım.

Yazımda Erdoğan’ın tek parti söylemini aslında Cumhuriyet’in kuruluş dönemini eleştirmek ve devrimlere karşı çıkmak için kullandığını da belirtmiştim.

Erdoğan’ın sözünü ettiği “tek adam/tek parti” kavramı, Cumhuriyet’in kuruluş yılları için geçerli değildir.

Çünkü o dönem kuruluşu temsil eder ve hukuk, demokrasi, adalet kavramları bu süreç içinde gelişmiştir.

Kuruluş döneminin açtığı yoldan yürünmemiş olsa, bugün Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’na taşımış olan demokratik olgunluğa gelinemezdi.

Gerçek anlamdaki tek adam/tek parti yönetiminde hukuk yoktur, adalet yoktur, demokrasi yoktur, insan hakları ve özgürlükler yoktur.

Tek adam/tek parti yönetimlerinde bir de muhalefet yoktur.

İşte bu iktidar, ilk bölümü gerçekleştirdi.

Yok edilmesi gereken son şey muhalefet.

Erdoğan, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen biçimde hemen her gün muhalefete çok ağır sözlerle yükleniyor.

Meclis grubunda son yaptığı konuşma bu açıdan bana göre çok dikkat çekici.

Diyor ki Erdoğan, “Her şey gibi muhalefetin de yerli ve millisini ülkemize kazandırmak inşallah bize nasip olacaktır. Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birinden geçtiğimiz şu günlerde Cumhur İttifakı ile birlikte ülkemize önce 2023’e ulaştırmakta, ardından da daha güçlü şekilde yoluna devam ettirmekte kararlıyız…….Tarihleri faşizmle, darbecilikle, milletin değerlerine husumetle dolu olanların, bu hazdan habersiz şekilde siyasetten silinip gidecek olmaları ne acı.”

Meral Akşener, bu sözleri “İktidar olamayacağını gördü, kendini muhalefete hazırlıyor” diye değerlendirmiş.

Bana göre yanlış.

Erdoğan, “tek adam/tek parti” yönetiminin önündeki son engeli kaldıracağını açıkça beyan ediyor.

Bugünkü muhalefeti kaldıracağını, yerine Azerbaycan’da, Mısır’da, Suriye’de olduğu gibi iktidar tarafından yönetilen göstermelik bir muhalefet olacağını söylüyor.

Yazarlar

Bu ülkenin adalet bakanı yok mu?
Can Ataklı