Can Ataklı
25 Haziran 2020

Bu nasıl bir oyundur?


CANIMI SIKAN ŞEYLER

Bu nasıl bir oyundur?

Türkiye’nin dört bir yanından gelen baro başkanları, 26 saat boyunca Ankara’ya sokulmadı biliyorsunuz.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, çoğu yaşını başını almış, mesleklerinde en tepelere çıkmış, her biri kendi bölgesinin en saygın insanlarından olan bu avukatlara cehennem azabı çektirdi.

Soylu’nun emir verdiği polisler, bazılarının yaşı da ileri olan başkanlara suyu bile çok gördü, yağmur altında getirilen şemsiyeleri bariyerden içeri sokmadı, yorulup oturmak isteyenlere gönderilen sandalyeleri bile vermedi o 26 saat boyunca.

Öyle ki, gecenin yarısında polisler, baro başkanlarının arasına girip “Maske takmamışsınız” diyerek ceza bile kestiler.

Baro başkanlarına çay veren pastaneye de 12 bin lira ceza kesildi, pastane kapatıldı.

Sonra bir de baktık ki, avukatlara saatlerce bekledikleri “sembolik yürüyüşü” yapmaları için izin verilmiş.

Bu kısa yürüyüşten sonra baro başkanları otobüslere bindiler ve Anıtkabir’e gittiler.

Buraya hiçbir gazeteci alınmadı, her şey bir sır perdesi altında saklandı adeta.

Peki ne olmuştu da avukatlara 26 saat işkence çektiren, her türlü aşağılamayı yaptıran Süleyman Soylu insafa gelmişti.

Bu satırları böyle yazıyorum, yaptığını beğendiğim için değil elbette. Bunca eziyetten sonra herhalde kimsenin Soylu’ya teşekkür edecek hali yoktur ve olamaz da… Amacım durumun fotoğrafını çekmek sadece.

Ertesi gün Süleyman Soylu’nun, ağır hakaretlerde bulunduğu ve gazeteci saymadığı Saygı Öztürk sayesinde gerçeği öğrendik.

Meğer Türkiye Barolar Birliği eski başkanlarından, CHP’nin Baykal dönemi Genel Sekreteri Önder Sav, Süleyman Soylu’yu aramış, durumun hoş olmadığını söylemiş, izin ondan sonra verilmiş.

Tabii Saygı Öztürk’ün yazısında İçişleri Bakanı’nın bu konuşmadan hemen sonra mı izin verdiği yoksa her zamanki gibi saraya mı sorduğu ayrıntısı yok.

Ama bu durumu öğrenince, insanın canının sıkılmaması da mümkün değil bana göre.

Bu nasıl bir oyundur böyle?

Bir kere anayasayı ihlal ederek baro başkanlarını Ankara’ya sokmayan Süleyman Soylu, bunu yapma gücünü nereden bulmuş, bu bilinmiyor.

26 saat işkence çektirdikten sonra gerçekten bir CHP’li eski siyasetçinin telefonu mu etkili olmuştur?

Bana göre daha da önemlisi, koskoca ana muhalefet partisinde, Süleyman Soylu’yu arayabilecek, ciddiyeti ve vakarı ile kendini dinletip sorunu çözecek bir kişi bile çıkmamış mıdır?

Ankara’da tuhaf bir oyun oynanıyor.

İktidar, dört koldan toplumun sinir uçlarını tahrip ederek yürümeyi sürdürüyor.

Muhalefet ise sanki gücünün yetmediğine inanmış, gelişmeleri bir kenarda seyrediyor sadece.

Bu gidiş iyi gidiş değil.

Bir iktidar bu kadar başıboş biçimde doludizgin gitmeye başlamışsa, artık durması da çok zordur.

Frene bassa takla atacak, basamazsa da duvara çarpacak.

Tabii bu arada, içindeki herkese de zarar verecek.

ŞAŞIRDIM

Israrla “Demokrasi AKP için sorundur” diyorum, inanmıyorsunuz

Başlıktaki cümle elbette herkesi kapsamıyor.

Zaten Türkiye’nin aklı başında, demokrasiye, hukuka, insan haklarına inanan insanları gerçeği bildiği için orada bir sorun yok.

Sorun AKP yandaşlarında ve hâlâ saf saf “Ama hukuk var, demokrasi var” diyerek pasif siyasetten yana olanlarda.

AKP, demokrasi ve hukuku çoktan rafa kaldırdı, insan haklarını da kendi uhdesine aldı.

Üstelik bunu 2016 referandumu ile sanki halka da kabul ettirmiş gibi yaptı.

Buna karşı attığı her adımda hukuk ve demokrasiden asla hazzetmediğini, bu iki kavramın önlerinde ciddi bir engel olduğuna inandıklarını gösteriyorlar.

Size bunun son örneğini aktarayım.

Temmuz ayında Meclis’in yeni başkanı seçilecek.

İstanbul’a belediye başkanı olacağını sanarak Meclis Başkanlığı’nı bırakan Binali Yıldırım, tekrar bu göreve talip olmuş.

Ancak AKP Genel başkanı, “Tamam da” demiş, “Bir eğilim yoklaması yapalım.”

Binali Yıldırım da bunun üzerine adaylıktan vazgeçmiş.

Bakın HaberTürk sitesinin yazarı Muharrem Sarıkaya’ya bunu nasıl anlatmış:

“Olacak bir iş değildi… Milletvekillerine ve gruba zarar verir; ne yarışı yapacağız? Olmazdı yani. Ben niye aday olmadım? Grubum zarar görmesin, milletvekilleri üzülmesin, iki arada bir derede kalmasınlar diye. Bundan partimizin, Meclis grubumuzun zarar göreceğini düşünerek böyle bir karar aldım. Bu kadar açık ve seçik. Belki biz de zarar görürdük ama bizden ziyade milletvekillerimizin iki arada bir derede kalması çok hoş bir şey değildi.”

Meclis eski Başkanı açıkça, demokratik bir girişimin partiye zarar vereceğini söylüyor. Demek ki en iyisi “bir kişi ne diyorsa ona uymak”mış.

Nitekim AKP Genel Başkanı da zaten aynı zihniyette.

O da demokratik bir girişimi, Binali Yıldırım’a karşı koz olarak kullanmış. Yıldırım’ın başkanlığını istemediği için “demokrasi dayatması” yapmış.

Türkiye’yi böyle bir parti yönetiyor işte.

FIKRA GİBİ

Melih Gökçek’in kimyası iyice bozuldu

Muhtemelen başkanlıktan azledilmesini ve Ankara’daki krallığını kaybetmesini hâlâ içine sindiremiyor Melih Gökçek.

Elbette sarayı çok kızdırmadan ama her seferinde içindeki hırs ve öfkeyi dışa vuracak biçimde, sosyal medya eylemlerine kalkışıyor.

Kim bilir kaç kere Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu aleyhine tweetler attı.

Hepsi ya boş çıktı ya kimse tarafından ciddiye alınmadı ya da eski başkan, bizzat kendisi komik duruma düştü.

Son meteorolojik olaylardan sonra troller ve AKP yandaşları, saçma sapan sözde yorumlar yapıyorlar.

Hortumu, yıldırımları, selleri belediye başkanlarına bağlıyorlar tam bir zekâ örneği göstererek.

Buna Melih Gökçek de uymuş. Sanıyorum yaşı da biraz geçkin hale gelince, kafası karışıyor galiba.

İstanbul’daki hortumun fotoğrafını koyan Gökçek, “İstanbul İstanbul olalı böyle hortum görmedi… Her şey güzel olacaktı… Böyle hortum görmedik… Yalan mı İmamoğlu?” demiş.

Bir başka tweette ise yine hortumun fotoğrafını kullanan Gökçek, bu kez de “Hortum yükselirken, sahilde ki sararan otlar bile İmamoğlu’nu alkışlıyor” diye yazmış.

Oysa aynı Melih Gökçek, 3 Haziran 2014’te yine İstanbul’da yağan korkunç yağmurdan sonra attığı tweette ise “Bu bir afattır. Bazı geri zekâlılar afatı da kendilerine malzeme yapıyorlar. Adı üzerinde geri zekâlılar” yazmıştı.

Demek ki, Gökçek kafasına göre neymiş; “Afet sırasında başkan, AKP’li ise Allah’ın işi, AKP’li değilse başkanın beceriksizliği.”

BUNU YAZMAK GEREK

Bahçeli ile aynı kanıdayım Mümtaz’er Türköne’yi ayrı tutarım

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile birçok konuda anlaşmamız mümkün değildir sanıyorum.

AKP’ye muhalif olduğu dönemlerde de Bahçeli’nin birçok görüşü bende fazla yankı bulmazdı, ancak son dönemde sarayın güdümüne girmesi ve sürekli payanda görevi yapması bu konuda gerçek bir uçurum doğurdu.

MHP Genel Başkanı, önceki gün halen hapiste olan Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne’nin kardeşi, ülkücü Mustafa Türköne’nin öldürülmesinin 41’inci yılı nedeniyle attığı tweetlerde şunu diye getirdi:

– Ülkücü şehidimizin ağabeyi olan ve geçmişte davamıza emek vermiş Mümtaz’er Türköne’nin gerçekten suçlu olup olmadığına karar verecek yegâne merci Türk adaletidir. Adil ve hakkaniyetli yargılamayla Mümtaz’er Türköne’nin üzerine atılı isnatların netleşmesi de mümkün olacaktır.

– Dileğim bir haksızlık varsa bunun acilen düzeltilmesidir. Osman Kavala’nın, Altan kardeşlerin, Nazlı Ilıcak’ın ve daha pek çok sorunlu kişinin masum gösterilmeye çalışıldığı bir yerde, şehit ağabeyi Mümtaz’er Türköne’nin davası tekraren ve titizlikle değerlendirilmelidir.

Bu konuda Bahçeli’ye katılıyorum.

Çünkü bütün yandaşlığına rağmen, Mümtaz’er Türköne’yi diğerlerinden hep ayrı tuttum ve tutarım da.

Sadece şunu söyleyeyim; Mümtaz’er Türköne, “FETÖ’cülükten ve darbeye katılmaktan” yargılandı. Cemaatle bir dönem çok yakın ilişki içindeydi ama bana göre asla cemaatçi değildi.

Bana göre, koşullar Türköne’yi o tarafa itti, bir süre sonra kendi ilkelerinin altında ezilerek başını dik tuttu, bütün “Bizim tarafa geç” uyarılarına aldırmadı.

Tabii yine o günün koşulları gereği, Türköne’de de bir aşırı güven hissi oluşmuştu.

Haklı olduğuna inandığı için “Dön” çağrılarına kulak asmadığı gibi, “Sizin sonunuz kötü olacak” diye de haykırabiliyordu.

Erdoğan’ın, cemaate savaş açtığı dönemde, bir soğuk kış akşamı Mümtaz’er Türköne ile Beybeyi’nde karşılaşmıştık.

“Hocam” demiştim, “Biliyorsun seni ayrı tutarım, çok da severim. Bu nedenle gördüğümü söylemek zorundayım.  Sizleri çok fena yapacaklar, hapse bir atacaklar çıkamayacaksınız, gümbür gümbür üzerinize geliyorlar” demiştim.

Türköne gülmüştü bu sözlerime; “Hiçbir şey yapamazlar, çünkü haksızlar” demişti.

“Ah be hocam, inşallah sen haklı çıkarsın” demiştim ben de.

Çıkmadım tabii.

Yazarlar

Bu nasıl bir oyundur?
Can Ataklı