Ümit Zileli
10 Eylül 2020

Bu davada kim kimi yargıladı?..


Gazeteci arkadaşlarımızın yargılandığı davanın ikinci duruşması vardı dün Çağlayan Adliyesi’nde…

Davanın konusu, Libya’da şehit olan MİT mensubunun cenaze töreninin haberleştirilmesi, böylece kimliğinin ifşa edilmesi ve devletin gizli kalması gereken bilgilerinin ortaya çıkarılmasıydı… Bu nedenle 6 gazeteci tutuklanmış, üçü daha sonra serbest bırakılmış, Barış Pehlivan, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç ise ikinci duruşmayı Silivri Cezaevi’nde beklemişlerdi!

Başından itibaren son derece garip bir davaydı; iddianame en ufak bir delilin gösterilemediği, delil niyetine gösterilmeye çalışılan haber ve sosyal medya paylaşımlarının hiçbir şekilde delil niteliği taşımadığı “kopyala-yapıştır” bir manzumeydi!

İddianameyi hazırlayan savcı, duruşmadan bir gün önce, yani önceki gün mütalaasını verdi. Aslında direkt iddianameyi verse de fark etmeyecekti:

Savcı iddianamedeki iddiaların aynısını tekrarladığı, yapılan savunmaların hiçbirini dikkate bile almadığı mütalaasında yargılanan 6 gazetecinin tümünün 19 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti!

Mütalaaya bakalım; mesela savcı, tek bir haber nedeniyle  gazetecilerin iki farklı suçtan cezalandırılmalarını istiyordu! Suçlamayı paylaşayım:

Sanıkların savunmalarının kendilerini suçtan kurtarmaya yönelik olduğu ve bu şekilde sanıkların üzerine atılı bulunan Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı mensubu olan şehitlerin kimlik bilgilerinin dolayısıyla da ailenin kimlik bilgilerinin, çalıştıkları görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgilerin yayımlanmak, yayılmak ve açıklanmak suretiyle 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 27/3 fıkrasında tanımlanan suç ile TCK’nın 329. Maddesinde tanımlanan “Devletin Güvenliğine ve Siyasal Yararlarına ilişkin Bilgileri açıklama suçunu işledikleri…

“Yaramaz basını” uslandırma mütalaası!..

Savcı yukarıdaki suçlamayı yaptıktan sonra her gazetecinin bu suçlardan dolayı ayrı ayrı cezalandırılmalarını istedi!

İyi, güzel de ne yazılan haberde ne de paylaşımlarda böyle bir suç işlenmişti; evet, bir paylaşımda şehidin ve ailenin kimliği açık edilmişti ancak bunu yapan gazeteciler değil, MİT mensubunun defnedildiği köyün muhtarıydı. Üstelik bu kişi bu davada sanık değil tanık olarak dinlenmiş ve aynı ifşayı mahkeme ve izleyiciler huzurunda da yapmıştı!..

Bütün bu bilgiler, savunmalar ve karşı deliller ışığında savcı kimi yargılamış oluyordu öyleyse? Hem iddianame hem de kopyası gibi duran mütalaaya bakıldığında ister istemez şöyle bir sonuç çıkıyordu:

Savcı, bu davada gazeteciliği, basın özgürlüğünü, halkın haber alma hakkını hedef almıştı!

Avukat Hüseyin Ersöz de tamı tamına böyle söylüyordu zaten:

Basın özgürlüğünün kısıtlanmasında “araçsallaştırılan” bu davada verilebilecek tek “hukuki” karar, yasal şartları oluşmayan atılı suçlara dair, ancak ve ancak beraat olabilir. Gazetecilerin tutuklu kaldıkları her gün, İfade Hürriyeti ve Özgürlük Hakkı’nın ihlali anlamına geliyor!

Kısacası bu mütalaa ve istenen cezalar, bir türlü “uslanmayan” basın üzerinde “sopa” vazifesi görüyordu!

“Manifesto” gibi savunmalar!..

Savcının bir gün önce dava dosyasına koyduğu mütalaasına karşı sanık gazetecilerin savunmalarında söyledikleri ise birer “manifesto” niteliğindeydi…

Tutuklu yargılanan Barış Pehlivan, bu davada bir haberin değil, tüm haberciliğinin yargılandığını vurgulayarak şöyle dedi örneğin:

Bir düşünün lütfen; bu binanın Avrupa’nın en büyük adliyesi olduğunu herkes yazar. Ama bu adliye içinde hangi adaletsizlikler yaşandığını sadece gerçek gazeteciler yazar… Burada sayın heyetin, sayın savcının ve sayın avukatların üzerinde cübbe var, bağımsızlığınızın sembolü… O cübbenin malzemesinin pamuk olduğunu herkes yazar. Ama Türkiye’de kullandığımız pamuğun neredeyse yarısını ithal ettiğimizi, yani gün geçtikçe dışa bağımlı hale geldiğimizi sadece gerçek gazeteciler yazar. Ben yazacaklarım konusunda seçimimi yaptım. Ya siz Sayın Heyet?..

İnsanın bilmediğinden korktuğunu söyleyen Pehlivan, “Ben niye sanık sandalyesinde olduğumu bildiğimden dolayı korkmuyorum” dedikten sonra manifestosunu şu sözlerle bitirdi:

-Murat Ağırel, adalet kavramını anlatarak başladığı savunmasında, tutuklu olarak yargılandığı davanın “FETÖ Kumpas davaları” ile yöntem benzerliğinden söz ederek devam etti ve şu değerlendirmeyi yaptı:

Şu anda yaşadığımız dava süreci ve yöntemler Kumpas davaları ile aynı demiştim. Biz yine neyin bedelini ödüyoruz?

Duruşma öncesi adliye önünde bir basın açıklaması yaparak “Biz onların ortaya çıkmasını istemediklerini yazmaya devam edeceğiz” diyen Barış Terkoğlu ise  manifesto niteliğindeki savunmasında aynen şu sözleri söyledi:

Hapis yattım çıktım, yine yattım yine çıktım, yine yatar yine çıkarım. Kendim için değil, ülkem için, adalet için tek dileğim; kararınız başından sonuna suç olan bu soruşturmanın, bu iddianamenin, bu davanın, bu mütalaanın devamı olmasın bırakın bu suç, bu kağıttan kuleyi kuranların üstüne devrilsin!

Hepsine ayrı ayrı HELAL OLSUN! Altına bütün kalbimle imzamı atacağım bu “manifestolar” çürüyen adalet ve yargı sistemini, ülkeyi karanlıklara boğmaya yeminli zihniyeti “kral çıplak” dedirtecek bir açıklıkla ifşa etmiştir!

Yazımı erken teslim etmek zorundayım… Ancak sonuç ne olursa olsun, sevgili gazeteci arkadaşlarım, bu genç yurtseverler, ülkenin tarihine şimdiden kazınmışlardır…

Çıkacaklar, doğru bildikleri yolda yürümeye devam edeceklerdir!..

Yazarlar

Bu davada kim kimi yargıladı?..
Ümit Zileli