Can Ataklı
13 Eylül 2021

Bağıra bağıra soruyorum “Ne işimiz var İdlib’te?”


ANALİZ

Bağıra bağıra soruyorum “Ne işimiz var İdlib’te?”

Büyük Atatürk “Yurtta sulh, cihanda sulh” demişti Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan ve Cumhuriyet’i ilan ettikten sonra.

Atatürk ve silah arkadaşları bu milletin gücünü arkasına alarak emperyalizmi yenmişti.

Artık düşmanlık yapmanın, kin gütmenin ve yeni intikamlar peşinde koşmanın alemi yoktu.

Atatürk bu ünlü sözünü söylerken asla pasif bir politika izlenmesini önermemiş tam tersine barış için en kararlı ve güçlü biçimde davranılmasını istemişti.

Türkiye inişli çıkışlı yıllarında bile bu ilkeden asla sapmadı ve AKP iktidarına kadar dünyada saygın bir yer buldu.

Erdoğan’la birlikte “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi “İçeride düşmanlık, dışarıda savaş” haline geldi.

Bir dönem komşularıyla ilişkilerini “sıfır soruna” indirgeyen Türkiye, Erdoğan’ın akıl almaz yanlışları sonunda komşularıyla “safi sorun” durumuna geçti.

Sadece komşular da değil, neredeyse dünyanın bütün ülkeleriyle (para verdikleri biri iki küçük ülke hariç) safi sorun haline dönüştük.

AKP iktidarı “dik duruyoruz” safsatasıyla ve iştahla dünyanın sorunlu bölgelerine asker göndermeye başladı.

Somali, Sudan, Suriye, Libya, Afganistan, Irak, Azerbaycan “savaşan” askeri unsurlarımızla doluştu.

İktidar bunları hep “Türkiye’nin ulusal güvenliği” olarak sundu halka.

Bu ülkelerde asker bulundurmayı ve savaşmayı “vatan savunması” gibi anlattı hep.

Bizler hep sorduk “Ne işimiz var Libya’da, ne işimiz var Suriye’de, İdlib’te, Afrin’de?” diye.

Cevap hep bel altından geldi.

Üstelik bizleri cahil ve şovenizmle coşturulmuş halka hedef göstererek yaptılar bunu.

“Siz vatan hainisiniz, ulusal güvenliğimize karşısınız, siz Yunansınız” diye saldırdılar.

Oysa oralarda gencecik evlatlarımız şehit oluyordu.

Ne uğruna?

Elin Suriyeli, hem de milyonlarcası Türkiye’de dilediği gibi bir hayat sürerken, benim evlatlarım onların topraklarında bir hiç uğruna canlarını veriyordu.

Sonra ne oldu, gördünüz değil mi?

“Ne işimiz var Afganistan’da?” diye soranlara “Sizi gidi hainler, Afganistan’da askerimiz Anadolu’nun bekası için orada, oradaki asker geri gelirse Anadolu tehlikeye girer” diyenler Amerika’dan gelen emirle bir gece içinde askerimizi geri çekiverdi.

Eee, “Afganistan’da ne işimiz var?” diyenler hain iseler, oradaki askeri çekenler ne duruma düşüyor şimdi?

Bu nedenle bağıra bağıra soruyorum şimdi.

“Ne işimiz var İdlib’te?”

Daha dün üç gencecik çocuğumuz canını teslim etti bu uğursuz yerde.

Milli Savunma Bakanı katillerin kim olduğunu bile açıklayamadı, çünkü dinci canilerdi evlatlarımıza pusu kuranlar.

İdlib dediğiniz yer dünyanın en vahşi katillerinin, teröristlerinin barındığı bir yer.

Ve benim askerim, subayların orada, bu canilerle iç içe görev yapmak zorunda kalıyor.

Rusya ve Suriye aşağıdan geliyor, İdlib’teki canileri hergün bombalıyor.

Artık korkmadan, “Bize hain derler” endişesine kapılmadan hepimiz haykırmalıyız; “İdlib’te ne işimiz var?” diye.

Bırakın o kanlı katillere ne olacaksa olsun.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

İlkel bir propaganda ama yiyen yiyor

Erdoğan cuma günü Kahramanmaraş’taydı.

Partisinin bir toplantısında konuştu.

Daha sonra Kahramanmaraş Yedi Güzel Adam Müzesi’nde Gençlerle Şiir Gecesi programında gençlerin sorularını yanıtladı.

Tabii tıpkı gazetecilere olduğu gibi gençlere de sorular önceden verildi.

Nasıl oturacakları, nasıl konuşacakları önceden tembihlendi.

Gençler sanki en önemli meraklarıymış gibi örneğin “Eşiniz Emine Erdoğan hanımefendiye şiir yazdınız mı ya da şiir okudunuz mu kendisine?” diye bir soru sordu.

Erdoğan da soruya  “Maalesef şiir yazmıyorum, ama şiir okumaya devam ediyorum. Eşimle ise şiir gibi bir yaşamımız var” yanıtını verdi.

Erdoğan’ın “sözde gençlerle sohbet” programı saray propaganda işlerine bakan kişisi tarafından banda alındı ve daha sonra haber kanallarına dağıtıldı.

Daha sonra bu kanallara “Hepiniz aynı anda bunu yayınlayacaksınız” talimatı gitti.

Talimat üzerine cümle saray medyası önceki akşam saat 21.00’den itibaren saray propagandacısının gönderdiği bandı yayına soktu.

Böylelikle vatandaş zapping yaparken arka arkaya sıralı 9 kanalı açtığında da Erdoğan’ı gördü.

Saray propagandacısı anladığım kadarıyla,  vatandaşın zapping yaparken hep Erdoğan’la karşılaşması üzerine “Hepsi birden veriyor” diye düşünerek birinde kalacağını hesaplamış.

Çok ilkel bir düşünce tabii.

Ama düşük düzeydeki insanlara yönelik propagandalar hep çok basit ve hatta akıl dışı olur.

Ama bizde de dünyada da hep tutmuştur.

Bu propagandaları yiyenler mutlaka çıkar, üstelik sayıları da hiç az değildir.

BUNU YAZMAK GEREK

Aşı karşıtları mitingi yapanları samimi bulmadım

Avrupa’daki bazı ülkelerde var.

Amerika’da da gösteriler yaptılar.

Diğer ülkelerde de olmuştur mutlaka.

Sonunda bizdeki “aşı karşıtları” da eylem yaptılar.

Medya çok ilgi göstermedi bu mitinge.

Ama sosyal medyadan ne olup bittiğini net biçimde izledik.

Bu mitingi ve katılımcılarını hiç samimi ve doğru bulmadım.

Birincisi ne kadar “Biz hiçbir gruba, görüşe, siyasi partiye dahil değiliz” deseler de ağırlıklı olarak “dinci bir yapılanma” olduğu açıkça görülüyordu.

İkincisi garip biçimde “Biz aşı karşıtı değiliz, bunun dayatılmasına karşıyız, çünkü biz özgürlükçüyüz” sözleri hayata geçirilmedi.

Eğer amaç aşı karşıtlığı değil de bunun dayatmasına karşı çıkış ise o mitingde “pandemi kurallarına harfiyen uyulması” gerekirdi.

Çünkü eylemciler aslında “Tamam korona var ve hepimizi tehdit ediyor, buna karşı önlem alınmalı” diyorlar.

O halde sorumlu davranarak hastalığın bulaşma riskine karşı önlem almak zorundaydılar.

Oysa ne yaptılar?

Polis kontrolünden geçerken maske mesafe kurallarına uydular, sonra içeri girince maskeler atıldı, mesafe kuralı unutuldu hatta öyle ki herkesin elini içine daldırdığı kutulardan lokumlar bile yediler.

Bu arada içişleri bakanı acaba bu açık pandemi kuralları ihlaline rağmen neden harekete geçmedi acaba?

Katılımcılar dinci olunca “Şu sıralar muhalif gibi davransalar bile yine de bizdenler” diye düşünmüştür Soylu belki de.

ÖNERİ

Pazar günleri Vahdettin Köşkü’nü kullanmayın lütfen

Bugün bir aracılık görevini yerine getireceğim.

Beylerbeyi ve Çengelköy ahalisinin AKP Genel Başkanı’na ricalarını ileteceğim.

Biliyorsunuz Erdoğan İstanbul’da olduğu zaman hep Osmanlı padişahlarının yaşadığı mekanları kullanıyor.

Dolmabahçe, Yıldız ve Beylerbeyi saraylarında Erdoğan’ın çalışma ofisleri var.

Topkapı Sarayı’na neden henüz el atmadı bilemiyorum, “Hazine dairesi”nin yakışacağını düşünenler vardır Erdoğan’ın çalışma ofisi olarak kullanması için.

AKP Genel Başkanı son zamanlarda en çok Çengelköy sırtlarındaki olağanüstü manzaralı Vahdettin konaklarını kullanıyor.

Rivayet o ki, Erdoğan aslında burayı kendisine konut yaptırmak istemiş.

Hatta bütün iç mimari de buna göre düzenlenmiş ama Erdoğan son anda vazgeçmiş ve orada bir gece bile kalmamış.

Gelelim konumuza.

Erdoğan Vahdettin konaklarına gitmek için mecbur Beylerbeyi ve Çengelköy’den geçiyor.

Her geçişi önce ve sonrasıyla bir olay.

Erdoğan konaklarda ne kadar kalırsa o kadar süre Çengelköy ve Beylerbeyi yangın yerine dönüyor.

Sayısız polis, sürekli çalan düdükler, ekmek almak için bile durdurulmayan araçlar, tesadüfen park etmiş araçların çekilmesi milleti bezdiriyor.

Şimdi Çengelköy ve Beylerbeyi ahalisinin ricasını yazayım;

“Sayın Cumhurbaşkanımız; çalışma ofisi olarak hemen yanıbaşımızdaki Vahdettin Konaklarını kullanmanız bize de onur veriyor. Burada devlet işlerini gördüğünüz için elbette biz sizin çalışma süresince çektiklerimizi asla dile getirmek istemiyoruz. Ancak sayın Cumhurbaşkanımız hiç olmazsa pazar günleri burayı kullanmayın lütfen. Zaten doğru dürüst iş yapabildiğimiz bir pazar günü var onda da burnumuzdan gelmesin. Hem pazar günleri akın akın semtlerimize koşanların da çok sıkıntı çektiğini bilmelisiniz. Ne olur bu sesimize kulak verin sayın cumhurbaşkanımız.”

 

Yazarlar

Bağıra bağıra soruyorum “Ne işimiz var İdlib’te?”
Can Ataklı