Can Ataklı
11 Haziran 2021

Açlıkla, karın doyurmayı karıştırıyor


ANALİZ

Açlıkla, karın doyurmayı karıştırıyor

Açlık nedir?

Kim açtır?

“Açım” diye haykıran ne söylemektedir?

Öncelikle “açlık” bir kavramdır.

Aç olmak hiçbir yiyecek yiyememek anlamına gelmez.

Her insanın hayatını sürdürebilmesi için iyi beslenmesi, bunu sağlamak için de yeterli gelire sahip olması gerekir.

Eğer bu denge bozulursa kişi veya kişiler açlıkla karşı karşıya demektir.

Gün içinde “bedeni öldürmeyecek” miktarda bir şeyler yemek, “açlık” kavramını ortadan kaldırmaz.

AKP Genel Başkanı, önceki gün partisinin grup toplantısında muhalefeti yine eleştirirken sözü son günlerde pek çok insanın yakınmasına neden olan “açlık” konusuna getirdi.

Aynen şunu söyledi; “Sözde siyasi parti genel başkanı olarak çıkıp konuşanlara bakın, durmadan hep iftira. Neymiş; millet açmış, bundan bahsediyorlar. Aç olarak dolaşanları buyurun, siz de doyuruverin! Bizler tüm imkânlarımızı seferber ederek yaptık. Yapmaya devam ediyoruz. Bu konuda en ufak bir aksama söz konusu değil. Yapılandırma ise tüm yapılandırmaları yapıyoruz. Nankörlük parayla değil. Onlar nankörlüğe devam ediyorlar. Bunlar çıkmış millet aç diyor.”

Böyle bir konuşmayı medeni, demokratik bir hukuk devletinde bırakın en tepedeki kişiyi, hiç kimseden duyamazsınız.

Çünkü medeni toplumlarda devletler halkın asgari ihtiyaçlarını sağlamak ve toplumun düzeyini her geçen gün daha da artırmakla görevlidir.

Oysa AKP iktidarında durum tam tersi…

Erdoğan, ülkeyi bir çadır devleti gibi yönetip kendisini de ülkenin sahibi olarak gördüğünden, bir sosyal devletin vatandaşına yapması gereken hizmetlerden habersiz.

Erdoğan’a göre, herhangi bir vatandaşın karnının doyması halinde sorun kalmaz.

Konuya böyle bakınca bir sosyal devlet kavramı olan “açlık”, Erdoğan’ın gözünde muhalefetin bir iftirası niteliğine bürünüyor.

“Açlık” konusu 19 yıllık iktidar serüveninin bir ürünü.

Bu bilinçli biçimde yapıldı.

İnsanlar yoksullaştırıldı. Dini baskılar da yapılarak bu bir kader gibi sunuldu. Diyanet İşleri, müftüler, imamlar, hacılar, hocalar; yoksullaştırılan halka “Sakın isyan etmeyin, Allah’ın fakirlikle de imtihan ettiğini unutmayın” telkinlerinde bulundular.

İnsanlar yoksullaştıkça yardıma muhtaç hale getirildi, yapılan beyin yıkama niteliğindeki algı operasyonlarıyla toplumun toplam kalitesi düşürüldü, cahillik yükseldi.

Böylelikle çok geniş bir toplum kitlesi sadece günü kurtarmak, karnını doyurmak telaşı içinde genellikle hiç çalışmadan, kendine uzandığını sandığı ele sıkı sıkıya tutunarak bu iktidarın ayakta kalmasını sağladı.

Erdoğan, açlık olmadığını söylerken kendi açısından haklı aslında…

Çünkü ülkeyi bir çadır devleti gibi yönettiği için herhangi bir vatandaşın karnını doyurması halinde görevini yerine getirdiğine inanıyor.

KOMİK

Eliniz değmişken asıl uranyum bulsanız iyi olacak

Türkiye müjdeler ülkesi oldu.

Bir gün petrol bulunuyor.

Ertesi gün doğalgaz fışkırıyor bir yerlerden.

Şimdi de altın bulmuşuz yine.

Bu sefer büyük müjdeyi Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank verdi.

Bakan Varank, Ağrı Mollakara’da Koza Altın tarafından piyasa değeri 1.2 milyar dolar olan 20 ton altın, 2.8 milyon dolar olan 3.5 ton gümüş tespit edildiğini söyledi.

Bu tür müjdelere aslında şerbetli bir toplumuz.

Genellikle bu müjdeler hep seçim öncesinde gelir.

Şu sıralar her ne kadar erken bir seçim olmayacağı söyleniyorsa da kimse bundan emin olmasın.

Erdoğan, üç gün sonra Brüksel’de olacak ve Amerika’nın yeni Başkanı Biden’le bir araya gelecek.

Dönüşünde “seçime gidiyoruz” açıklaması yapması beni hiç şaşırtmaz.

Ayrıca daha dün “24 Haziran’dan itibaren partililerle kahvaltı toplantılarına yeniden başlayacağını” açıkladı.

Bu sadece pandemi kurallarında esnetme değildir, bir seçim hazırlığıdır.

Şimdi yine altın bulunduğuna, daha doğrusu “altın bulduk müjdesi” verildiğine göre, açıkçası benim aklıma ilk seçim geliyor.

Ama Varank ve diğer ilgililere seslenmek istiyorum, “Müjde olarak biraz da uranyum, plütonyum falan bulsanız daha iyi olacak, hem çok daha fazla para kazanırız hem de dilediğimiz kadar atom bombası yapar koyarız bir kenara.”

BUNU YAZMAK GEREK

Denizler kirlendiği için ağıtlar yakıyoruz ama marinalarda pis su boşaltma yeri yok

Başlıktaki konumuz İstanbul için geçerli.

Önceki gün Göcek’te kaptanlık yapan bir arkadaşım gelmişti İstanbul’a.

Teknesini İstinye’deki marinaya bağlamış.

İstinye ve Tarabya koylarında iki marina yapıldı.

Teknesi olanlar pek memnun, hem çevre güzelleşti hem de tekneleri bir nizama girdi.

Kaptan arkadaşım, “Her şey çok güzel ama teknelerin pis su tanklarını boşaltacakları yer yok” dedi.

İstinye’ye en son 2014’te tekne bağladığını söyleyen kaptan arkadaşım, “Birkaç gün geçtikten sora baktım teknenin pis su tankı doldu, marina yetkililerine nereye boşaltacağımı sordum” dedikten sonra şöyle devam etti;

“Meğer böyle bir sistem yokmuş. Oysa hemen arkadaki caddeden mutlaka bir kanalizasyon borusu geçiyordur, buraya bağlantı yapmak ne kadar zor olabilir ki, ama yapmıyorlar.”

Kaptan arkadaşım pis su boşaltma yeri olmadığını öğrenince görevlilere, “Peki ne yapacağım şimdi, taaa Ataköy’e kadar mı gideceğim?” diye sorunca görevliden kendisini dehşet içinde bırakan cevabı almış; “Sabah erken saatte biraz açılıp tankı boşaltın, burada şiddetli akıntı var, anında alır götürür.”

Marmara kirlilikten ölüyor, hele son günlerdeki müsilaj olayı hepimizin aklını başından alıyor.

İşte müsilajın sorumlularından biri. Bu tür sorumsuzluklar koca İstanbul’u mahvediyor.

GÜNEY SAHİLLERİNDE MAVİ KART UYGULAMASI VAR

Kaptan arkadaşımın anlattığına göre, güney sahillerinde bütün teknelere Mavi Kart veriliyormuş. Koylarda gezen pis su boşaltma tankları yatların pis sularını topluyormuş. Bu da mavi kartlara işleniyormuş. Sahil güvenlik, tıpkı trafik polislerinin yaptığı gibi olmadık bir anda tekneye gelip ehliyet ruhsat sorar gibi bu Mavi Kart’ı istiyormuş ve pis su tankının ne kadarının dolu olduğunu kontrol ediyormuş. Böylelikle içindeki kişi sayısı ve kalınan süre bilinen teknenin en son ne zaman pis su tankını boşalttığı anlaşılıyormuş. Kurallara uymayanlara çok ağır cezalar kesildiği için, şimdilerde hiç kimse gezici pis su tankları dışında bir yere pis su boşaltamıyormuş.

YENİ ÖĞRENDİM

Demirören olayında da Halkın Kurtuluş Partisi ilk soran oldu

Halkın Kurtuluş Partisi, Sedat Peker’in açıklamalarıyla yeniden gündeme gelen Hürriyet grubunun Demirören’e satılması sırasında verilen 750 milyon dolarlık kredi konusunu Ziraat Bankası’na resmen sordu.

HKP avukatları, yapılan başvuru ile Ziraat Bankası’na beş soru sordu.

Sırf Sedat Peker söylediği için bir suçun takibinin yapılmamasının söz konusu olmadığını belirten HKP avukatları, bankaya yazdıkları başvuru yazısında “Bilakis bu tür suçlar genelde zaten iştirak edenler veya iştirak edenleri tanıyanlar, yakın bilgi ve görgü sahibi olanlar tarafından açığa çıkartılmaktadır. Biz AKP’ye yandaş sermaye gruplarının, şirketlerin ve medya gruplarının gerçekten kamu parasını iç edebileceklerine inanıyoruz. Çünkü onlarca örneği var” dediler.

Sorular şöyle;

1- Demirören Medya Grubu ya da şirketi temsil eden bir gerçek/tüzel kişi böyle bir kredi kullanmış mıdır?

2- Demirören Medya Grubu ya da şirketi temsil eden bir gerçek/tüzel kişi böyle bir krediyi kullanma gerekçesi olarak hangi ticari sebebi göstermiştir?

3- Demirören Medya Grubu ya da şirketi temsil eden bir gerçek/tüzel kişi bu krediyi bankanın olağan faiz limitlerinden mi kullanmıştır, yoksa kendilerine herhangi bir özel fiyatlandırma yapılmış mıdır?

4- Demirören Medya Grubu ya da şirketi temsil eden bir gerçek/tüzel kişi bu krediyi kullandıysa, kredi kullanımına karşılık bir teminat göstermiş midir?

5- Demirören Medya Grubu ya da şirketi temsil eden bir gerçek/tüzel kişi bu krediyi kullandıysa kredi taksitlerini geri ödemeye başlamış mıdır? Başladıysa ne kadarını geri ödemiştir? Başlamadıysa tahsil amacıyla herhangi bir hukuksal yola ve/veya cebr-i icra yoluna başvurulmuş mudur?

ŞAŞIRDIM

Almanlar bize böyle, biz Almanlara böyle yapıyoruz

Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği, sosyal medya hesaplarından paylaştığı açıklama ile Almanya’dan Türkiye’ye seyahatlerde dikkat edilmesi gereken Covid-19 tedbirlerine yer vermiş.

Buna göre, Almanya’dan Türkiye’ye ister havayolu ister karayolu ile gelenlerden eğer son 14 gün önce aşı olmuşlarsa ayrıca sınır kapısında PCR testi istenmeyecekmiş.

Bu tabii Almanya’daki Türk vatandaşları için olduğu gibi, Türkiye’ye turist olarak gelecek Almanlar için de geçerli.

Oysa Almanya, Türkiye’den kendi ülkesine gelenlerden ne olursa olsun mutlaka sınır kapısında PCR testi istiyor.

Bir turizmci dostuma bunu söyleyip “Biz niye aynısını yapmıyoruz, eşit ülke değil miyiz?” diye sordum.

Cevabı manidardı.

“Yapsınlar o zaman. Ama bu sefer de zaten ürkek olan Alman turist hiç gelmeyecek.”

Ama Almanlar bizi kıskanıyor, değil mi?

Yazarlar

Açlıkla, karın doyurmayı karıştırıyor
Can Ataklı