Ümit Zileli
17 Eylül 2020

AB Türkiye’ye acı gerçeği söyler mi?!


Ahhh, ahh, ne gündü ama…

Tee 2004 yılının pırıl pırıl bir Haziran öğleden sonrası 16.00 sularıydı… Ankara’da Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nda bulunan Cumhuriyet Ankara Bürosu’nda Mustafa Balbay’la sohbet ediyorduk sanırım… Gümbür gümbür mehter marşı, bir uğultu ve ıslığa benzer garip seslerle fırladık yerimizden, pencereye koştuk; görüntü şuydu:

Önde mehter takımı “Neslin Deden, Ceddin Baban” ile yürüyor, arkasındaki otobüste “en büyük Türk büyükleri” el sallıyor, etrafındaki ve ardındaki kalabalık da el vurup, slogan atıyor!..

Haa, bir de o güneşli havada gökyüzünde bir şeyler çakıyordu!.. Balbay’a dönüp, “Şu havada çakan parıltılar ne?” diye sordum, “havai fişek” deyince, “yok artık” demişim!.. Neyi kutladıklarını sorduğumda ise gülerek şu yanıtı verdi

Avrupa Birliği’ne girişimizi!..

Kendimi tutamayıp, “Kaçıncı girişimizi?” diye sorduğumu anımsıyorum! Bildiğim kadarıyla 1995’te Gümrük Birliği tuzağına balıklama atlayışımızdan beri en az üç, dört kez girmiştik AB’ye!..

Bu kez de Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi “denetleme sürecinden çıkarması” ve AB tarafından “Bekleme Odasına” kabul edilişimizi güpegündüz “havai fişek” gösterisiyle ve de mehter marşıyla “AB’ye girdik” diye kutluyordu açıkgöz iktidar!..

Diğer bir deyişle, sonsuz bir  “Bekleme Odası” macerası başlıyordu ama millet olarak bizim bundan hiç mi hiç haberimiz yoktu!..

Yalancının mumu yatsıya kadar!..

Aradan uzuuun yıllar geçti…

AB’nin bize layık gördüğü bekleme odasından burnumuzu bile çıkaramadık! AB kriterlerini bir türlü karşılayamadığımız gerekçesiyle o odaya mahkum edilmiştik! Sonunda o macera da sona erdi, iyi mi!

2017 yılında Avrupa Konseyi’nin aldığı “Denetleme sürecine iade” kararıyla bekleme odasından da çıkarıldık!

Gerekçe de pek acıklıydı doğrusu:

Türkiye’nin demokratikleşme yönünde umut vermemesi!..

Ne demekti peki bu? 2004 yılına, yani başa dönmek demekti!.. Yani yazık olmuştu güneşli havada atılan havai fişeklerine, mehter takımının marşlarına, zafer işaretlerine, sloganlara demek!.. Daha da hazini; “yalancının mumu yatsıya kadar yanmıştı”!..

Aslında “yatsı” bizim için bir hayli uzun sürmüştü; o süreç içinde çok kandırılmıştık, çoook!.. “Avrupa Birliği’ne giriyoruz, girdik, tüm kriterlerini benimsedik” nakaratlarıyla geçmişti yıllarımız… Liberal etiketli döneklerin engin desteği ile “Avrupalı” olduğumuza inandırılmakla geçmişti… Tarihin çöp sepetine atılan, hatta kimileri Silivri’ye kadar düşen bu muhteremlerin iktidara nasıl arka çıktıklarına, nasıl yanaşmalık yaptıklarına dair belgeler arşivlerde duruyor, silinmesi olanaksız… Milleti bir hayale inandırıp, AKP’nin devleti iyice derdest etmesine yardımcı olan o köşe yazıları, o manşetler birer utanç vesikası olarak tarihe havale olmuş vaziyette.

Artık dürüst olmalıymışlar!

Avrupa Parlamentosu şimdilerde Türkiye ile ilgili ağır yaptırım önerilerini hatta müzakerelerin kesilmesini bile tartışıyor!

Yardım fonlarının kesilmesini, silah satışının durdurulmasını, çok sert ekonomik yaptırımlar getirilmesini de tabii ki!

Avrupa Birliği’ne en başından tavır almış, inanmamış, karşı çıkmış bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak söylemeliyim ki, AB anayasasına göre, yani kağıt üstünde alınan karar doğrudur!.. Niçin mi? Şundan dolayı:

AB’nin aslında iki anayasası var: 1-Maastrich Kriterleri, yani ekonomik anayasa. Bizimkilerin bu anayasa ile hiç bir sorunları yok; kokoreçi, etli çiğ köfteyi bile bu kriterlere uygun olarak yasakladılar! Gümrük Birliği’nden doğan haklarımız için bile ses çıkarmadılar. 2- Kopenhag Kriterleri, yani demokrasi ve insan hakları anayasası. İşte zurnanın “zırt dediği” yer! Bizimkiler bu anayasayı hiç benimsemediler, hiç hazzetmediler ve sürekli olarak kaçış yolları aradılar!..

Ne diyor bu anayasa? Ülkenin gazetecisini, siyasetçisini, bilim insanını, öğrencisini, memurunu, işçisini kafana göre zindanlara tıkamazsın diyor! Ülkeyi OHAL ile yönetemezsin, yüzbinlerce insanı Kanun Hükmünde Kararnamelerle içeri atamaz, meslekten ihraç edemezsin diyor! Kısacası dediği şu:

Ülkeyi babanın çiftliği gibi yönetemezsin!..

AB’nin dedikleri sonuna kadar doğruydu, doğru olmasına ancak yıllardır sürdürdükleri iki yüzlü politikalar da bir o kadar gerçekti! Sırf ülkelerine mülteci akını olacak korkusuyla, ekonomik olarak zincirlerle kendilerine bağladıkları Türkiye’yi ellerinden kaçırma korkusuyla kendi ilkelerine ihanet etmeleri affedilir olmaktan çok ama çok uzaktı!

Şimdi gündeme getirdikleri yaptırımlarımların çoğunun palavra çıkacağını da rahatlıkla söyleyebilirim; silah satış yasağı gibi, ağır ekonomik yaptırım gibi…

Ancak çok doğru bir şeyi de yine AP üyesi milletvekilleri dile getirdi:

Türkiye’ye karşı dürüst olalım; AB üyesi hiçbir ülkenin Türkiye’nin tam üyeliğine destek vermeyeceğini, Türkiye’nin din, kültür ve değerler açısından Avrupalı olmadığını artık yüzüne karşı söyleme vakti geldi.

Türkçesini de ben söyleyeyim: Adamlar açıkça “Türkiye’yi AB’ye filan almayacağız” diyor, nokta!

Bu dürüstlüğü en başından göstermeliydiler, ama sömürgeci Batı ruhu buna izin vermedi!..

Yazarlar

AB Türkiye’ye acı gerçeği söyler mi?!
Ümit Zileli